Sıkıcı okumalar bittiğine göre artık işin bunları kullanma ve görmeye çalışmalı eğlenceli kısmına geçebiliriz. Bundan sonraki yazı süreci daha çok “acaba buraya ben de gitmeye kalkışsam nelerle karşılaşırım?”lı geçecek. Bunun yanında ufak ufak bilgi vermeye de devam tabii ki.

İlk günün heyecanı ve yorgunluğuyla o günkü yazı da bugüne ötelenmiş oldu. O yüzden şimdi topluca şöyle bir geziye giriş yapalım.

Uçaktan indikten sonra ilk iş para çevirmek oldu. Orada Türk Lirası bulamam diye parayı Euro’ya geçirip gelmiştim. İyi ki de yapmışım. Havaalanında Türk Lirası yoktu ve 1 euro 59 Ruble ediyordu. Şehir içindeyse 63’müş. En iyisi Türkiye’de birazcık bulup öyle gelmekmiş sanırım. Yüksek meblağlarda kayıp çok oluyor.

Ardından gidip tüm gezi boyunca kullanacağım internet paketli Rus hattımı aldım. O da 1 aylık 10 gb bir internet için 1000 ruble ediyor. Buradan ucuz olduğu kesin. Ve fazlasıyla hızlı.

Halihazırda almış olduğum tren biletiyle atlayıp şehir merkezine geldim. Ardından metroyla direk otelimin olduğu caddeye indim. Ulaşım yorucu olmasının dışında hiç düşünmeyi gerektirmeyecek kadar kolay. Hosteli istediğiniz kadar kötü ayarlayın mutlaka yanı başında en fazla 10 dakikalık bir mesafede metro vardır.

Vagabond Hostel denilen bir hostelde kalıyorum. Müthiş cana yakın insanlar ve arkadaş canlısılar. Direk bana kahve yapıp akşam ki partimsi geceye davet etti.

İlk günü dinlenip kafa boşaltmaya ve alışmaya ayırdığım için kendime güzel bir yemek ısmarlayıp yakın çevrede geziye çıktım. İlk izlenimlerim genel olarak sanırım her şeyin çok büyük olması üzerineydi. İnsanlar, arabalar, binalar, cadde genişlikleri, porsiyonlar, genel olarak her şeyde alışkın olduğumdan farklı bir oran var. Biraz kendimi Gulliver gibi hissetmedim değil yani.


Dışarıda ise kısa bir yemek yeri ve market araştırmasının ardından hostele geri döndüm. Genel olarak fiyatlar çok uçuk değil. Uygun fiyatlara (20-40/öğün) yemek yerleri fazla. Süpermarketlerde ise yerel ürünler ithal ürünlere göre çok çok daha ucuz fakat bu fiyatlarla karşılaştığım Tverskaya Caddesi şehrin en işlek caddelerinden. İlerleyen günlerde, ücra yerlerde daha dengeli marketler bulabileceğime eminim.

Akşam otele döndükten sonra kısa bir kaç yazı yazıp, günü derleyip ardından hostelin mutfağındaki partimsiye geçiş yaptım. Aslında biraz daha kızlar gecesi tarzında geçen bir eğlenceydi. Ama insanlar cana yakın olunca sanırım her eğlence herkes için bir miktar eğlenceli geçebiliyor. “Koyverdin Gittin Beni”li gitar faslı ise sanırım en güzeliydi.

Güne güzel bir kahvaltı ile başlama umudum, hostelin sıcak sütlü yulaf ezmesi ve elma turtasıyla ile son buldu. Tatları çok iyi olmasına karşın, biraz daha çeşit fena olmazdı. Konuştuğum kadarıyla bu tarz bir kahvaltı alışkanlıkları varmış. Bizim sucuklu yumurtalı, hamur işli, reçelli, kızartmalı kahvaltılarımızın yerini tutmasını beklemek zaten saçma olurdu ama insan en azından daha dengeli ve daha az şekerli bir kahvaltı bekliyor.

“Kısa” bir kahvaltının ardından serüvenin ilk durağı olan, gidip de görmeyeni dövdükleri Kremlin ve çevresine doğru yol aldım. Çok bir beklentiyle gitmediğim bu alanı, kocaman duvarlar, kör eden oymalı, işlemeli cepheler, “acaba bu kulede kaç tuğla vardır” gibi sorular ve gördüğüm en etkileyici anıt heykel olan Büyük Anayurt Savaşı’nda kaybedilenler anısına yapılan anıt heykelle hatırlayacağım.

Ardından yazılarımda bahsettiğim, duvar-pencere olayını birbirine sokup, ev kavramını istediği gibi değiştiren ve sonrasında da öğrendiğim kadarıyla çağına çok da yakın olmayan pratik ısıtma ve soğutma sistemleriyle ve teknik çözümleriyle ünlü Melnikov Evi’ni ziyarete gittim. Gezi Rusça olduğu için tüm detayları öğrenemedim ama normalde bilmediğim teknik detayları da sonradan araştırmak üzere bilmek iyi oldu. Evde elle ayarlanabilir soğutma sistemleri ve tüm evi dolaşan ve ısıtan bir kanal sistemi varmış. Bunun yanında salondan atölyeye kadar uzanan ve telefon işlevi gören boş bir kanal daha varmış. Melnikov yaşayacağı evi her açıdan kendine göre tasarlatmış, yatak odasını bile ölene kadar eşine değiştirtmemiş. 3 yatağın bulunduğu ve sadece yatmak amaçlı kullanılan tek hacim bir oda, Melnikov öldükten sonra eşi tarafından tekli bir odaya çevrilmiş. Ama sanırım bunların yanında beni en çok etkileyen şey, evdeki neredeyse her altıgen pencerenin size dışarıya ait farklı bir çerçeve sunması. Hatta bu pencerelerin çerçevelerinin de konumuna göre değişkenlik göstermesi. Çok düşünüldüğü her açıdan belli olan bir evdi.

Ardından 20. yy sanat akımlarının izlerini en iyi sürebileceğimi düşündüğüm yere yani Tretyakov Şehir Galerisi’ne gittim. Çarşamba günleri ücretsiz olduğunu belirtmem de yarar var. Neyse ki zamanı güzel denk geldi. Bu galeri avangard Sovyet sanat stillerinden başlayıp çağdaş sanata kadar yayılan kronolojik bir sırayla size güzel bir zaman tüneli yaratıyor. Ben çoğunlukla 20. yy’nın başıyla ilgilenmek için gitsem de geçişler beni fark etmeden sonuna kadar götürdü. Burada bulduğum en önemli eser ise, şehrin herhangi bir yerinde karşılaşmayı umduğum 3. Enternasyonel Kulesi’ydi. Yeniden inşa edilmiş halini görmek bile çok iyi geldi. Ardından serginin için Vladimir Tatlin’in diğer soyut eserlerini gördükçe bu sanatçının somutlaşma çabası çok daha anlamlı geldi. Ki bu çaba bir çok konstrüktivist sanatçıya da uğraşmış.

Bu ilham dolu galerinin ardından ne yazık ki zamanım kalmadığı için Moskova Mezarlığı’na uğrayamadım çünkü saat 5’te kapanıyormuş. Programımda ileride kaldığım herhangi bir an sıkıştıracağım bir mekanım haline geldi.

Genel olarak bu mekanların hepsini metroyla gezdim. Biraz hatlara alıştıktan sonra metrolar inanılmaz kolay. Önceden de yazdığım gibi en fazla 10 dakikalık mesafede neredeyse her yere metro bulabiliyorsunuz. Rusça metro adları biraz kafa karıştırsa da İngilizce-Rusça bir metro haritasıyla onu da halletmek çok kolay. Sonrasında geriye sadece hangi tarafa giden metroya bineceğini keşfetmek kalıyor. O da bulmaca çözmek gibi bir şey sanırım.

Yorucu ama keyifliydi. Şehre alıştıktan sonra her şey daha da kolaylaşacak gibi.

Ahmet Can.

İlk 2 Günün Ardından