Perşembe sabahı saat 6’da havaalanına geldiğimde uçuşumun iptal olduğunu öğrenmemle başladı San Francisco maceram. Londra aktarmalı uçuşum Londra’daki kulenin acil bir durum yüzünden tahliye edilmesi nedeniyle iptal edilmişti ve bu nedenle beni THY’nin direkt uçuşuna yönlendirdiler. Stresli ama şanslı bir başlangıç oldu ve bu sayede dünya gözüyle kuzey kutup dairesini görme fırsatını yakaladım.

Güneş’in rotasını takip ederek önce kuzeye, kuzey kutbuna ve oradan tekrar aşağıya, San Francisco’ya uçtuk. 13 saatlik bir yolculuğun sonunda, hep Güneş ama yola çıktığımız yerel saatten 3 saat sonra San Francisco’ya vardık.

Sabah şehir neye benziyor diye bir yürüyüşle başladım. Kaldığım hostel şehrin merkezindeki Union Square’de. İstiklal Caddesi’nin plazalı versiyonu denebilir. Hep büyük alışveriş mağazaları olduğu için bölgenin canlılılığı da bu mağazaların açık olduğu saatlerle orantılı. Sabah 10’a kadar ortalık sakin, Apple Store’un önündeki sabırsız kuyruk hariç…

10 dakikalık bir yürüyüşün ardından ilk durağım SF Modern Sanatlar Müzesi. Burası yazımın devamında daha detaylı olarak bahsedeceğim POPOS ve 1% Art programı gözlemlerimin de başladığı yer oldu. Müzenin yan girişinden girilen bir alanda Richard Serra’nın Sequence adlı devasa enstalasyonu halka açık olarak sergileniyor. Aynı zamanda iç mekanda vakit geçirilebilecek amfi benzeri kullanışlı bir alan var. Burası müzenin çalışma saatleri boyunca açık. Gözlemlediğim kadarıyla burası öğle yemeğini paket alıp yemek için oldukça popüler bir alan. Müze koleksiyonunun ilk parçası ve belkide en değerlilerinden biri olan Sequence’in de ücretsiz olarak halka sunulması kente güzel bir jest olmuş.



Müzenin koleksiyonundan kısaca bahsetmek gerekirse, eserler Alman dışavurumculuğundan, Pop Art’a yeni medya sanatına, mimarlık ve ürün tasarımından fotoğrafa çok geniş bir spektrumda 7 kata yayılmış durumdalar. Matisse, Rothko, Matisse, Frida Kahlo, Rebekka Horn, Louise Bourgeois gibi dünyaca ünlü sanatçıların eserleri sergileniyor. Ben özellikle Afrika Diasporası’yla ilgili yeni medya içeriklerini çok cesur buldum.


SPUR San Francisco ofisi var sırada. Uzunca adıyla  San Francisco Bay Area Planning and Urban Research Association, kar amacı gütmeyen, tek derdi iyi planlanmış ve iyi yönetilen şehirlerde yaşamak olan bir kuruluş. 1906 depremi ve yangının ardından şehirdeki konutları iyileştirmek amacıyla bir araya gelen gençler tarafından 1910 yılında “San Francisco Housing Association” adıyla kurulmuş. Yıllar boyunca kent politikalarında oldukça prestijli bir konuma yerleşmiş ve San Francisco’nun geleceğini tayin eden kentsel kararlarda hep etkin olmuş. Hazırladıkları kolay algılanabilir raporlarla ve aylık yayınlarla halkı San Francisco ve körfez bölgesinde yaşanan kentsel ölçekli problemler ve olası çözümleri hakkında bilinçlendiriyorlar ve halk tarafından da çözüm için bir talep yaratılmasına katkı sağlıyorlar. Bir yandan da saptadıkları kentsel problemler için devlet kurumlarını, tasarım ve planlama ofislerini, halkı ve gönüllüleri bir araya getiriyorlar. Taraflardan biri sorunları manipüle ettiğinde danışma kurulları ile objektif bilgileri, sonuca götürecek çözümleri açığa çıkarıyorlar.

Ben ağız alışkanlığıyla aldıkları karşıt tepkileri ve devlet kurumlarının tepkisiz kaldığı noktaları soruyorum. Görünüşe göre saygınlıkları ve tarafsızlıkları sayesinde uzlaşmaya ulaşma konusunda büyük sorunlarla karşılaşmıyorlar. Bir kurumun SPUR’un desteklediği uygulamalara karşı gelmesi, prestij kaybına yol açabiliyor. SPUR’un yönetim ve danışmanlık kurulları ülkenin en saygıdeğer kent planlamacılarından, ekonomistlerinden ve tasarımcılarından oluştuğu için elleri de çok yere ulaşıyor, daha yaşanabilir kent hayatı için karar mercileri üzerinde algı yönetimi ve yönlendirmelerde bulunabiliyorlar.

Bu yaptırım gücünü nerden bulduklarını sorduğumda ise lobi faaliyetleri sayesinde diye cevaplıyorlar. SPUR bireysel ve kurumsal üyelik sistemiyle kendini finanse ediyor ve sadece üyelerine özel partiler, kamusal alan turları, çalıştaylar ve eğitimler düzenliyor. Bu lobi faaliyetleri sayesinde de üzerine çalıştıkları problemleri daha görünür kılıyorlar. Benim anladığım kadarıyla hem detekleyen kurumlar saygıdeğer ve duyarlı bir kulübün parçası olmuş olarak prim yapıyorlar hem de onların katkılarıyla eyalet ve federal düzeylerde yönetimi etkileyebilecek bir prestij elde edilmiş oluyor.

SPUR’un son yıllarda gündemini oluşturan en büyük sorun San Francisco şehir merkezindeki konut problemi. San Francisco’da bulunan çok sayıda çok uluslu şirketin genel müdürlükleri nedeniyle gelir dağılımı çok dengesiz ve bu dengesizlik konut fiyatlarına da aynen yansıyor. SPUR, bu sorunun doğru ekonomi politikaları ve tasarımla çözülebileceğini savunuyor ve bu konuda sadece talepkar kalmak yerine farklı disiplinler için oldukça detaylı projeler sunuyorlar. Böylece ideallerini harekete geçirmeleri zor olmuyor.


SPUR’un San Francisco ofisinin bulunduğu Mission Caddesi, plaza dokusunun da başladığı nokta denebilir. Sahile kadar uzanan 1.5 km’lik yol, devasa merkez ofis binalarıyla dolu caddelerden sadece biri. Bu yoğun bina ve ticari bölge dokusunu kırmak adına bir önceki yazıda tanıttığım POPOS ve 1% Art programları ortaya çıkmış. Ben bugün bu cadde üzerindeki 4 ayrı noktayı deneyimledim. İlki SF MOMA’daki bahsettiğim alandı. Bu bölgenin POPOS olduğunu çok sonradan fark edebildim. Müzeye o kadar entegreydi ki gerçekten insanların deneyimi odaklı tasarlandığı, daha çok kişiye ulaştırılmak istendiği, bunun için Richard Serra eseri gibi büyük bir jestten çekinmediklerini gösteriyordu.

Sonraki nokta ise zemin kotunda heykel bahçesiyle Mission St. 555. Renkli heykeliyle hemen dikkati çekiyor. Bir yandan beyaz yakalılar koşar adımlarla geçerken bir yandan meditasyon yapan bir genç ve koyun kostümü giymiş bir oyun oynayan bir çocuk aynı alanı paylaşıyor. Bu insanların şehrin bu noktasında bir araya gelmesini sağlayan şey 1% Art evet; ama ben şehirdeki POPOS’ların en popülerlerinden olan bu alanın yine de yüksek bir kamusallık taşıdığını düşünmüyorum. Bu binanın girişine bir bekleme alanı da tasarlanacak olsaydı muhtemelen böyle bir sonuç olurdu. Bu düşünceyi bana hissettiren bir diğer şey de POPOS tabelasında belirtilen tuvalet hizmeti için gayet ciddi görünümlü plaza güvenliğinin ve ardından danışma bankosunun aşılıp, bir sıra insanı tuvaleti kullanacağınız konusunda bilgilendirdikten sonra tuvaletlerin yerini öğrenebilmeniz. Bu mekansal ve ilişkisel bariyerler olduktan sonra kamusal alan diye tabela asmanın pek anlamı var mı bilmiyorum.  Çok da koyun kostümlü çocukları rahatça kabul eden bir ortam imajı verilmiyor malesef.

Bir bina ötede karşıma çıkan Shaw Alley’nin POPOS’u ise “istersen oturma ama tabi sen bilirsin” diyor sanki. Binanın önündeki kaldırıma “bu alana girmek için izin almanız gerekir” yazısı yazılmış, bitişiğinde ise “halka açık alan” tabelasını aşmışlar. Mecburiyetten koyduklarını net olarak belirttikten sonra sizi bir dizi saksı ve bankla biraz soluklanmaya davet ediyorlar.




Bugün bulunduğum son POPOS, karşıma çıkanların en iyilerindendi. Bir plazanın 2. katında yer alan bir teras, soğuk havalar için yine 2. katta iç mekanda da bir alan düşünülmüş. Burada prizler, şarj üniteleri, rahat kanepeler ve düşünülmüş bir dekorasyon da eşlik ediyor. Binanın içine girdiğinizde kimseyle muhatap olmadan asansörlere ulaşabileceğiniz bir mekansal organizasyon sağlanmış. Terasa binaya girmeden dışarıdan bir merdivenle de erişebiliyorsunuz alternatif olarak. Burası gördüklerim arasında en kalabalık POPOS’tu aynı zamanda. Sanırım bunda en çok oturma düzeninin daha küçük gruplarla insanların birbirini görmeden çekilebileceği köşeler şeklinde organize edilmesinin payı var. Kamusal alanda mahremiyetin ölçülü ve güvenli sağlanabildiği bir tasarım olmuş. Buna bir de trafik gürültüsünün bastıran bir havuz eşlik ediyor. Gerçekten insanları bir süreliğine içinde bulundukları stresli günden uzaklaştırma ve tazelenme imkanı sunma bilinciyle tasarlanmış izlenimini veriyor.



Bugün aktaracağım son yer de Autodesk Galerisi. Teslim geceleri çöktüğünde çok kulaklarını çınlattığım o ofisteyim. Autocad gibi birçok yazılımın geliştirildiği bu merkez ofisin 2. katında pazartesi, çarşamba ve cuma günleri ücretsiz ziyaret edilebilen bir galeri mevcut. Benim çok yüksek beklentilerim yoktu girerken ama gerçekten ilgi çekici bir mekanla karşılaştığımı söylemeliyim. Benim gibi Autocad’i 5-6 komutla kullanan biri için spor ayakkabı üretiminden Maldivler’deki mercan rezervlerinin korunmasına, antik heykellerin restorasyonundan Hollywood filmlerine kadar birçok alanda Autodesk yazılımlarının kullanımını görmek ufuk açıcı oldu. Bir de yine halka açık bir yaratıcılık laboratuvarı  yer alıyor bu galeride. 3D yazıcılar ve diğer bilgisayar destekli üretim yöntemleri hakkında eğitim alabildiğiniz, kendi tasarımlarınızı 3D yazıcılardan çıkartabildiğiniz, tasarımlarınıza bu teknolojileri entegre etmek konusunda destek alabildiğiniz öğrenci dostu bir yer.

Bugünlük benden bu kadar. Yarın şehrin  daha renkli mahallelerine gideceğim. Bir de Livable City isimli katılımcı tasarım aktivisti bir oluşumla ufak bir röportaj yapacağım. Yarın akşam aktarırım nasıl geçtiğini. Şimdilik görüşmek üzere!

İrem

Güneş’in Peşinden San Francisco’ya Doğru