San Francisco’daki son günümü CMG Peyzaj ve Mimarlık Ofisi’nde ilham verici bir günle tamamladım. Şansım da yaver gitti ve sadece 20 dakikalık bir randevu alabilmişken ofis içi toplantılarına sızıp, ofisin tüm tasarımcılarıyla öğle yemeği yiyip, stajyer mimarlık öğrencileriyle uzunca sohbet edip görüşme için randevulaştığımız peyzaj mimarı Haley Waterson ile uzun uzun konuşma fırsatı buldum.

Dünya tatlısı peyzaj mimarı Haley ya da başka bir deyişle “Rotamı iyi ki insanlar üzerinden kurgulamışım” dedirten ilham verici bir diğer San Francisco’lu.

 

San Francisco’daki ve genel olarak Amerika Birleşik Devletleri’nde mimarlık pratiği ve algısı beni çok şaşırttı. Özellikle mimarların kamusal alanla ilişkilenmemesi, bu işlere net bir şekilde peyzaj mimarlığının alanı olarak bakılması ve mimarlık ile peyzaj mimarlığı arasında net bir çizgi çizilmesi benim için ilginçti. Konuştuğum öğrenciler ve tasarımcıların ortaklaştığı konu ise Amerika’da mimarların rolünün bazı tekil örnekler dışında ranta hizmet etmek olduğuydu. Bu ülkede mimarlar çok kazanıyor ve çok kazandırıyor. Böyle bir sistemin parçası olmak isteyenler, bu motivasyonla mimarlık okuyor; rant peşinde olanlar mimarlarla işbirlikleri kuruyor. Örneğin; CMG’de 8 haftadır staj yapan California Üniversitesi mimarlık 3. sınıf öğrencisi Maria, sınıflarında kamusal alan üzerine düşünüp taşınan tek kişinin kendisi olduğunu söyledi: “Katılımcı tasarım ve demokratik kamusal alan gibi konular okuldaki tasarım stüdyolarında pek ilgi görmüyor. Ben bu konu üzerine yoğunlaşmayı seçtiğimde de herkes zamanımı neden böyle şeylerle boşa harcadığımı, etkileyici görseller üretecek zamanım kalmayacağını söylemişti.” Maria’nın Öğrenciler arasında her zaman öncelik, öne çıkmak, sınıfın en gözde projesi seçilmek. Muhtemelen “starchitect / yıldız mimar” kavramı da bu anlayışla türemiş durumda.

 

Stajyer mimarlık öğrencileriyle sohbetimiz empati kurabilmek açısından çok verimliydi. Konu tabi döndü dolaştı; seyahatim boyunca karşıma çıkan erişilebilir konut sorunu ve eşitsizliğe geldi. UC Berkeley Peyzaj mimarlığı öğrencisi Arturu, California Üniversitesi mimarlık bölümünden Maria ve şehir kolejinde mimarlık okuyan Jess, göçmen arkaplanları nedeniyle de bu konuda oldukça hassaslardı. Farklı ekolleri ve disiplinleri temsil etmeleri açısından da çok ilginç bakış açıları kazandırdılar bana. Bir mahalleye zenci bir aile taşındığında tüm mahallede ev fiyatlarının düştüğünden, zaten yerinden edilmiş Afroamerikanlar’ın yeni yerleştiği semtlerin de tekrar mutenalaştırılması ve burada yaşayanların iyice uzak yerlere göç ettirilmelerinden bahsettiler. Önceki günlerde konuştuğum aktivistlerin ve Silikon Vadisi çalışanlarının konu ile ilgili görüşlerini aktardığımda ise problemin asıl kaynağı olarak San Francisco’nun değişmeyen yönetmeliklerini gösterdiler. Plazaların bulunduğu Financial District dışında her yerde evler 2 katlı ve her yapıya bir kat daha eklense tüm problemin ortadan kalkacağına işaret ettiler.

Böyle bir öneri çok ilginç bir tipoloji de doğurabilir; ama kısa vadede mümkün görünmüyor. Aslında San Francisco’nun bu konuda da attığı “iki ileri” bir adım var. Yeni yapılan her konut binasının %35’i erişilebilir fiyatlara satılmak zorunda. Ama bu düzenleme pratikte pek işe yaramıyor; çünkü yeterli sayıda konut binası da inşa edilmiyor. Ofis binalarının kira getirisi çok daha fazla olduğu için belediye ve yatırımcılar ofis binalarına yüklenmiş durumdalar. Bu da problemi daha da vahimleştiriyor; çünkü bir ofis demek, o ofiste çalışan kişi sayısı kadar konut açığı demek.

 

                    

CMG, San Francisco’da kamusal alanı bir politik ve sosyal soru olarak yaklaşan tek ofis, şimdilik. Bu tutumlarını tasarımın her aşamasında da koruyorlar. Kendi aralarındaki toplantılarda da en çok üzerinde durulan nokta dayatmacı olmadan veya teknokratik çıkmazlara girmeden halkı nasıl tasarım sürecine dahil edebilecekleri konusu. Bir şey çizip beğenip beğenmediklerini sormak katılımcı bir süreç tariflemiyor ve bunun çok farkındalar. Halkla gerçekleştirdikleri görüşmelerden önce seçtikleri kelimeler, kullandıkları görseller, giydikleri kıyafetler gibi birçok detay üzerinde incelikle çalışıyorlar ve her aşamadan sonra aldıkları geribildirimleri ofiste diğer çalışma arkadaşlarıyla paylaşıyorlar. Örneğin benim katıldığım toplantıda bir grup proje tanıtımlarında “ağaç” görseli kullanılmaması gerektiğinden bahsediyorlardı. Çünkü proje görsellerinde kullanılan ağaç, düşük gelir grupları arasında yaşadıkları yerin bu proje ile birlikte daha kaliteli yaşam şartları sunacağına, dolayısıyla kendilerinin yerlerinden edileceklerine işaret olarak algılanıyormuş ve tepki çekiyormuş. Bu tip detayları kitaplardan veya internetten bulmak imkansız. Bu nedenle CMG’nin tasarımcıları proje süreçlerinin büyük bir bölümünü proje alanındaki halkla geçiriyorlar. İlk adımları güven oluşturmak. Projenin kendisinden bahsetmeden önce çalışacakları mahallelere defalarca gidip insan ilişkileri kuruyorlar. Proje ve tasarım güven ortamı sağlandıktan ve sağlamlaştırıldıktan sonra başlıyor. Atölye çalışmalarıyla, yürüyüşlerle, akşam birkaç bira eşliğinde ve aylarca süren süreçlerle hedef kitlelerini tanıyorlar, sorunlarını ve bakış açılarını analiz ediyorlar, proje alanını orada yaşayanların gözünden algılıyorlar ve tasarımcı içgüdüleriyle değil; halktan aldıkları dönüşlerin “öz değerini çıkararak” müdahalelelerini geliştiriyorlar.

 

CMG ofisinin kendi ortamı da kurumsal profillerine paralel. Bir mağaza gibi sokak kotundan kolayca ulaşabildiğiniz, sizi kocaman samimi bir yemek masasıyla karşılayan ama ardında onlarca proje masasının üzerinde arı gibi çalışan 40 tasarımcıyı izleyebildiğiniz büyük bir hangar. Ofisin ortakları da stayjerleri de sürekli çalışıyorlar, tartışıyorlar, şakalaşıyorlar. Bana CMG’de geçirdiğim zaman kendimi çok iyi hissettirdi ve profesyonel hayatta ideallerini kaybetmeden var olmak konusunda çok ilham verdi. Röportajımızın orijinal video kaydına IGTV’den, Türkçe metnine ise arkitera.com üzerinden çok yakında ulaşabileceksiniz. Bu nedenle burada çok detaylı olarak bahsetmek istemedim. Bunun yerine bu yazıda  ABD’deki mimarlık eğitimi ve çalışma şartları üzerine öğrendiklerimi, ofis atmosferini ve konuştuğum insanları aktarmaya çalıştım olabildiğince. Sırada tüm seyahatimi özetleyen bir kapanış metni var.

 

 

San Francisco’da bir mimarlık ofisi ziyareti