“Ortaklık Teması, Daha Güncel Konuları, Daha Hareketli ve Akışkan Bir Görselleştirmeyi Destekliyor”

Geberit sponsorluğunda düzenlenen Arkitera Seyahat Bursu 2018’e başvurular devam ederken geçen senenin kazananı Ahmet Can Karakadılar ile kısa bir söyleşi yapıp deneyimleri üzerine konuştuk.

Arkitera: Verilen konuyu nasıl ele aldın ve nasıl bir rota belirledin?
Ahmet Can Karakadılar: Öncelikle, kesinlikle aklıma ilk gelen örneklere tamamen takılı kalmadan farklı bakış açılarıyla konuya farklı yönlerden yaklaşmaya çalıştım. Konuyu enine boyuna tartışıp, birçok örnek yaratıp, kendime oluşturduğum filtrelerde süze süze bir noktaya gelmeye çalıştım. Benim filtrelerim, Arkitera’nın geçmiş konseptlerine katkıda bulunacak bir ülke ve konsept seçmek, çok fazla kaynağın olmadığı dolayısıyla benim gitmemin de bir şekilde başkaları için bir kaynak yaratacak olması ve bütçe açısından zorlayıcı olmaması gibi temel etkenlerdi. Ve bu noktalardan bakınca da Rusya, hem dışarıya kapalı olması, birçok farklı dönemden geçmesi dolayısıyla “Zaman Geçer” temasını çok güzel açıklaması ve ucuz olması dolayısıyla çekici gelmişti. Konuyu da sonrasında, “zamanın geçmesinin, içinde taşıdığı ve mimarlığı etkileyen tüm sosyo-kültürel etkenlerle yapılar üzerinde nasıl bir etki bıraktığı” çerçevesinde toparlamaya çalıştım.

Rotamı da, anlaşılabilir olması ve kolay takip edilebilmesi açısından kronolojik olarak belirlemeye çalıştım. Birbiri ardına gelen dönemlerin nasıl etkileri olduğunu ve gezi sonunda büyük resme baktığımızda bunların nasıl okunduğunun anlaşılması benim için önemliydi. Bu büyük tablodan kendimize bir çıkarım yapabiliyor olmalıydık. Ardından bu kronolojik sıradaki dönüm noktalarını belirledim, ki bunlar da Çarlık Rusyası, Ekim Devrimi, Stalin devrinin başlangıç ve bitişleriyle beraber çok da net olmayan bir ayrımla çağdaş dönemin etkileriydi. Son olarak da bu ara evreleri anlatacak en iyi örnekleri seçip bu ara yerleri anlatmaya ve sonrasında gezmeye çalıştım.

Bu senenin teması olan “Ortaklık” hakkında ne düşünüyorsun? Sana ne gibi çağrışımlar yapıyor?
Ben çok güzel ve müthiş potansiyel barındıran bir tema olduğunu düşünüyorum. Özellikle çağdaş mimarlık pratiğinin en önemli başlığı olarak görüyorum. Ülkemizde bu durumun çok yaygın olmadığını, o yüzden bunun örneklerini, hem yeni yetişen mimarlara hem de halihazırda mimarlık görevini sürdüren kişilere büyük ilham olacağını ve yönlendirmelerde bulunacağını düşünüyorum. Seçilen örnekler de eğer bu doğrultuda seçilirse tadından yenmez doğrusu.

Benim ilk aklıma gelen çağrışımlar, mimarlık pratiğinin işlenirken diğer disiplinlerle ne kadar entegre edildiği, kentsel ölçekteki imar planlarında mimari projelerin içinde bulunulması gereken sanat yapıtlarının oranı ve katılımcı mimarlık gibi konular oldu.

Birkaç asır önce mimarın hem inşaat mühendisi, hem makine mühendisi hem de tasarımcı olduğu dönemden neredeyse mimarın sadece fikir üreten pozisyonlara geldiği ve mimarlık pratiğinin ne kadar farklı disiplinlere bölündüğünü görüyoruz. Artık herkes bu geniş yelpazedeki konumunu sorgular oldu. Genel geçer pratiklerin nelere evirildiğini ve çağdaş ofislerin bu pratikleri nasıl kullandığının direk yerinde gidip görülüp bizlere anlatıldığı bir proje bence çok ilgi çekici.

Yönlendirme yapmamak için ülke ismi vermekten çekinsem de, şu an bölgede yeni yapılan binaların belli bir miktardaki bütçelerinin farklı disiplinlerden gelmiş üretimlere ayrıldığı ülkeler olduğunu belirtebilirim sanırım. Aynı şekilde bu tarz bir yaklaşımın mimarlığı nasıl dönüştürdüğü, sanatçıları nasıl yücelttiği ve ortaya çıkaran ürünlerin tatmin karlıkları veya tamamen ters bir durumu ortaya koymak, ülkemizde yapılacak benzer yaklaşımları cesaretlendirecektir diye tahmin ediyorum.

Son olarak da buradaki “Ortaklık” temasını biraz yerel halka yapılan iş birliği olarak tanımlayabiliriz gibi düşünüyorum. Bu noktada da dünyada halk ile beraber yürütülen katılımcı mimarlık projelerinin izlerini sürmeye çalışmak, yakından görüp, halktan geri dönütler almak ve bu sistemi de aynı şekilde kendi ülkemizde nasıl kullanabiliriz, buraya nasıl uyarlayabiliriz gibi düşünmemize yardımcı olacak bir proje haline gelmesini görmek heyecan verici olacaktır.

Başvuran adaylara neler önerirsin ya da kazanan adaya gezdiği sırada önerilerin ne olur?
Sanırım en önemli önerim, ben çok beceremediğim için, yerel halkla bol bol iletişime geçmesini önermek olacaktır. Ve buradan aldığı dönüşleri bizlerle paylaşabilsin ki bu senenin teması da aynı şekilde binaların dışından çok içinden bilgi vermeyi gerektirdiği için ayrıca başarılı bir şekilde seçilmiş diye düşünüyorum. Üretimin arkasında yatan aşamaları bize biraz göstermeye çalışan bir tema gibi geliyor bana. O noktada da bu işin “mutfağına” nasıl girerim diye düşünmeleri sanki daha yerinde olacaktır gibi.

Açıkçası Moskova ve St. Petersburg gerçekten durağan şehirlerdi. Ben oraya çok fazla video çekme hayaliyle gitsem de o şehirde bu duyguları çok fazla besleyemedim ki geçmiş bir zaman üzerinde çalışmak da bana hep durağan hissettirmiştir. Ama bu seneki tema, daha güncel konuları, daha hareketli ve akışkan bir görselleştirmeyi destekliyor gibi. O yüzden bol bol video çekip bize çok güzel kurgularla dönse sanki çok güzel ürünler ortaya çıkarmış gibi hissediyorum.

Bunun dışında tabii ki, her yere girip çıksın, oranın kültürünü tanımaya yaracak her türlü şeyi denesin, tatsın, belgelesin ve bizlerle paylaşsın.

Başvuru esnasında en çok neye dikkat ettin ve bütçe başvuru planında ne kadar öneme sahipti?
En çok dikkat ettiğim şey sanırım projenin bütününün insanların bir mesaj verebiliyor ve bunun okunabiliyor olmasıydı. O yüzden projenin akışına çok dikkat ettim. Takip edilmesini kolaylaştırmaya çok uğraştım. Bütçe benim için önemliydi ama zaten gittiğim ülke istediğim özelliklere o kadar sahipti ki bütçeyi zorlayacağımı çok düşünmeden hareket ettim. Minimum yaşam gereksinimleri çok yüksek olmayan bir insan olarak da bütçe konusunda ne kadar kendimi sınırlayabileceğim konusunda bir alt ve üst rakam çizerek başvurumu yapmaya çalıştım. Çünkü önemli olan gidebilmekti. 30 liralık otelde de kalınırdı 200 liralık da. O yüzden para bana kalırsa en ön planda olmamalı ama projenizin bütçesi ne olursa olsun aklınızdaki fikri en ucuza yapabileceğiniz rakamın o olduğu konusunda karşınızdakileri ikna etmelisiniz. Bu da zaten geniş bir araştırma istiyor ki halihazırda yapılması gereken bir şey her zaman için. Kendi paranızla gidiyor olsanız kıyamayacağınız bir ücreti de karşı tarafa önermemelisiniz sanki. (gülüyor.)

Söyleşi için çok teşekkür ederiz.

Arkitera Seyahat Bursu 2018 teması ile ilgili ayrıntılı bilgi ve şartnameye buradan ulaşabilirsiniz.

Ahmet Can Karakadılar’ın seyahati boyunca yazdıklarını buradan okuyabilirsiniz.

Ahmet Can’ın seyahat sonrası ODTÜ Mimarlık Amfisi’nde yaptığı sunumu ise buradan izleyebilirsiniz.

Seyahat Bursu Tema Tanıtım Toplantıları’nın Son Ayağı Kayseri’de Yapıldı

Bu sene de Geberit sponsorluğunda düzenlenen Arkitera Seyahat Bursu’nun tema tanıtım toplantılarının sonuncusu 26 Şubat Pazartesi günü Kayseri Abdullah Gül Üniversitesi’nde yapıldı.

Abdullah Gül Üniversitesi Büyük Ambar Binası Seminer Salonu’nda düzenlenen ve Arkitera Mimarlık Merkezi Genel Koordinatörü Emine Merdim Yılmaz, Geberit Pazarlama Müdürü Seçil Koyuncu ve mimar Gökhan Karakuş’un konuşmacı olarak yer aldığı son tema tanıtım toplantısında Seyahat Bursu 2018 teması mimaride “ortaklık” konusu detaylı olarak izleyenlere aktarıldı.

Bu yılın teması mimaride “ortaklık” ile ilgili detaylı bilgiye ve Seyahat Bursu 2018 şartnamesine buradan ulaşabilirsiniz.

Seyahat Bursu Tema Tanıtım Toplantısı’nın Ankara Ayağı Yapıldı

Bu sene de Geberit sponsorluğunda düzenlenen Arkitera Seyahat Bursu’nun tema tanıtım toplantılarının ikincisi 19 Şubat Pazartesi günü ODTÜ Mimarlık Fakültesi’nde yapıldı.

Ankara’nın çeşitli üniversitelerinden mimarlık, şehir ve bölge planlama, iç mimarlık, peyzaj mimarlığı ve çevre tasarımı bölümü öğrencilerinin yoğun ilgi gösterdiği toplantıda 2018 teması mimaride “ortaklık” konusu detaylı olarak izleyenlere aktarıldı.

Arkitera Mimarlık Merkezi Genel Koordinatörü Emine Merdim Yılmaz, Geberit Pazarlama Müdürü Seçil Koyuncu, Seyahat Bursu 2017 gezgini Ahmet Can Karakadılar ve 2018 jüri üyelerinden mimar Gökhan Avcıoğlu’nun konuşmacı olarak yer aldığı tema tanıtım toplantısının üçüncü ve son ayağı 26 Şubat Pazartesi Kayseri Abdullah Gül Üniversitesi’nde yapılacak.

Bu yılın teması mimaride “ortaklık” ile ilgili detaylı bilgiye ve Seyahat Bursu 2018 şartnamesine buradan ulaşabilirsiniz.

Kayseri’de yapılacak Arkitera Seyahat Bursu Tema Tanıtım Toplantısı’na katılmak isteyenler ise buradan kayıt yaptırabilirler.

Seyahat Bursu Tema Tanıtım Toplantısı (Kayseri)

İlki İTÜ Taşkışla’da düzenlenen Seyahat Bursu Tema Tanıtım Toplantıları’nın üçüncü ve son ayağı 26 Şubat Pazartesi günü saat 16:00’te Kayseri Abdullah Gül Üniversitesi Sümer Kampüsü Büyük Ambar Binası Seminer Salonu’nda yapılacak.

Bursun bu seneki teması “Ortaklık” konusunda detaylı bilgilerin paylaşılacağı toplantıda başvurmak isteyen öğrencilere bir yol haritası sunulacak ve daha önce bursu kazananlar tecrübelerini aktaracak.

Etkinliğe katılmak için buradan kayıt olabilirsiniz.

Program
Tarih: 26 Şubat 2018 Pazartesi

Saat: 16:00 – 17:30

Yer: Abdullah Gül Üniversitesi Sümer Kampüsü, Büyük Ambar Binası Seminer Salonu

Konuşmacılar: Gökhan Karakuş, Emine Merdim Yılmaz

Seyahat Bursu İstanbul Tema Tanıtım Toplantısı’nın Ardından

Arkitera Seyahat Bursu tema tanıtım toplantılarının ilki 12 Şubat Pazartesi günü  İTÜ Taşkışla’da düzenlendi.

İstanbul’un çeşitli üniversitelerinden mimarlık, şehir ve bölge planlama, iç mimarlık, peyzaj mimarlığı ve çevre tasarımı bölümü öğrencilerinin yoğun ilgi gösterdiği toplantıda 2018 teması mimaride “ortaklık” konusu detaylı olarak izleyenlere aktarıldı.

Arkitera Mimarlık Merkezi Genel Koordinatörü Emine Merdim Yılmaz, Geberit Pazarlama Müdürü Seçil Koyuncu, Seyahat Bursu 2016 gezgini Atıl Aggüngüz ve 2018 jüri üyelerinden mimar Gökhan Avcıoğlu’nun konuşmacı olarak yer aldığı tema tanıtım toplantısının ikinci ayağı 19 Şubat Pazartesi ODTÜ Mimarlık Fakültesi’nde yapılacak.

Bu yılın teması mimaride “ortaklık” ile ilgili detaylı bilgiye ve Seyahat Bursu 2018 şartnamesine buradan ulaşabilirsiniz.

Ankara’da yapılacak Arkitera Seyahat Bursu Tema Tanıtım Toplantısı’na katılmak isteyenler ise buradan kayıt yaptırabilirler.

Arkitera Seyahat Bursu 2018 Tema Tanıtım Toplantısı (Ankara)

Arkitera Seyahat Bursu için yeni bir süreç başladı. 2018 teması mimaride “ortaklık” olarak belirlenen Arkitera Seyahat Bursu’nun jüri üyeleri arasında mimar Gökhan Avcıoğlu, gezgin Barkın Özdemir ve seyahat bursunun geçen seneki kazananı Ahmet Can Karakadılar da yer alıyor.

İlki İTÜ Taşkışla’da düzenlenen tanıtım toplantısının ikincisi 19 Şubat Pazartesi günü saat 13:00’de ODTÜ Mimarlık Fakültesi Kubbealtı‘nda yapılacak.

Tema toplantılarında bursun teması anlatılacak, başvurmak isteyen öğrencilere bir yol haritası sunulacak ve daha önce bursu kazananlar tecrübelerini aktaracak.

Etkinliğe katılmak için 16 Şubat Cuma günü saat 17:30’a kadar buradan kayıt olabilirsiniz.

Program
Tarih: 19 Şubat 2018 Pazartesi

Saat: 13:00 – 14:30

Yer: ODTÜ Mimarlık Fakültesi, Kubbealtı

Konuşmacılar: Gökhan Avcıoğlu, Ahmet Can Karakadılar

Arkitera Seyahat Bursu 2018 Tema Tanıtım Toplantısı (İstanbul)

Arkitera Mimarlık Merkezi tarafından 2010 yılında başlatılan ve 2017’den itibaren Geberit sponsorluğunda verilen Türkiye’nin mimarlık alanındaki ilk seyahat bursu için yeni bir süreç başlıyor.

Bu sene bir ilk gerçekleştirilerek seyahat bursunun tanıtımı için, İstanbul, Ankara ve Kayseri’de eski bursiyerlerin ve jüri üyelerinden mimar Gökhan Avcıoğlu’nun da katılacağı üç ayrı toplantı düzenlenecek. İlki 12 Şubat Pazartesi günü İTÜ Taşkışla’da düzenlenecek tanıtım toplantısı daha sonra sırayla 19 Şubat’ta ODTÜ’de ve 26 Şubat’ta Kayseri Abdullah Gül Üniversitesi’nde yapılacak.

Yapılacak toplantılarda bursun teması anlatılacak, başvurmak isteyen öğrencilere bir yol haritası sunulacak ve daha önce bursu kazananlar tecrübelerini aktaracak.

Etkinliğe katılmak için buradan kayıt olabilirsiniz.

Program
Tarih: 12 Şubat 2018 Pazartesi

Saat: 18:00-19:30

Yer: İTÜ Mimarlık Fakültesi Taşkışla 109 No’lu Salon

Konuşmacılar: Atıl Aggündüz, Gökhan Avcıoğlu

*Tema ve başvuru detayları 12 Şubat’ta açıklanacaktır.

Gittik de Ne Oldu?

Gezi yorgunluğu, staj falan derken, her ne kadar bir derleme yazısı için geç kalınmış olsa da hiç olmamasından iyidir. Ara ara bilgileri tazelemek ve geziden yapılan çıkarımları tekrar tekrar düşünmek de yararlı oluyor.

Geberit sponsorluğundaki Arkitera Seyahat Bursu sayesinde, Rusya’da Moskova’ya ve St. Petersburg’a yaptığım 10 günlük gezinin benim için birçok anlamda çıkarımları oldu. Konuları birçok açıdan ele alabiliriz. O yüzden bunları parça parça anlatmayı tercih edeceğim.

Öncelikle, her ne kadar önceki yıllarda küçük çapta geziler organize etmiş ve bunları uygulamış olsam da bu denli uzun ve yoğun bir süreyi organize etmesi çok daha fazla efor gerektirdi. Çok daha fazla araştırmak, planları çok yönlü ele almak ve ikincil, üçüncül planları yapmak zorunda kaldım. Geniş bir zaman aralığı size “telafi edilecek daha çok vakit var” gibi gözükse de, programı yoğunlaştırmak ve daha çok şey görmek için fırsat da sunuyor. Bu ikisinin dengesini iyi kurmak çok önemliydi. Ne dolaşamayacağın kadar çok, ne de boşa zaman geçirecek kadar az program yapmak…

Sonuçta bambaşka bir ülkedeydim ve birçok farklı deneyim beni bekliyordu. Değişik insanlarından, yaklaşımlarından, yemeklerine; farklı sergilerinden, müzelerine, yaşam alanlarına kadar her şey benim için bambaşka tecrübelerdi. Yeni insanlar tanıdım, kültürlerine ve düşünme biçimlerine ortak oldum. Yeni tatlar denedim, yiyebileceğim en farklı, en güzel, en özgün şeyleri tatmaya çalıştım. Dünyanın en çok özenilmiş metro ağında, hepsinin farklı olduğu 100 küsur metro istasyonundan girebildiğim kadarına girip çıkıp, bir durak için de olsa zaman geçirmeye çalıştım. Girebileceğim her dükkana, hediyelikçiye, kafeye girip Rusları Rus yapan, onlara özgü her farklı şeyi gözlemleye çalıştım. Farklı bir ülkede, kültürde bulunmanın bana sunabileceği şansları değerlendirmeye çalıştım.

Vişneli kadın
Mayakovskaya Metro Durağı
Metro İşlemeleri
Metro işlemeleri

Geziyi tek başıma tamamlamak ise, benim için bambaşka bir deneyimdi. İlk defa böylesine uzun bir süreyi tek başıma yaşamak, planlamak zorunda kaldım. Harçlığımı, zamanımı, önceliklerimi hep baştan düşünüp o şekilde uygulamaya çalışsam da doğaçlama yapmanın gerekliliği de geziyi keyiflendiren faktörlerdendi. Ayrıca, her ne kadar tek başına gibi gözüksem de hostelde tanıştığım insanlar hiçbir akşam öyle hissettirmedi. Daha boş bir programı büyük ihtimal bu insanlarla da doldurabilirdim. O yüzden her ne kadar bir geziye tek başına çıkıyor gibi gözükseniz de aslında kendinize başka insanlarla tanışabilecek ve başka kültürler tanıyabileceğiniz birçok ihtimal de yaratıyorsunuz. Büyük ihtimal, yanımda tanıdığım bir ya da birkaç kişi olsaydı başkalarıyla tanışmaya bu kadar yatkın olmayacaktım veya ihtiyaç duymayacaktım. Her ne olursa, kaç kişi olursa olsun, bu tarz gezilerin en büyük getirisi de bu insanlar olabiliyor.

Vagabond Hotel

Sosyal getirilerden ziyade; mimari ve tarihi anlamda Rusya, benim için her zaman yenilerini gözleyeceğim bir deneyim oldu. Bir şehri mimari anlamda tanımadan ziyade onun kültürüne, sanatına, tarihine ortak olmuş gibi hissettim. Sadece binalarını değil; müzelerini, sokaklarını, kafelerini, restoranlarını, dükkanlarını gezmek her yönden bilgi almamda çok yardımcı oldu. Mimarisini görmeden, tanımaya çalışmadan önce kültürel ve sanatsal geçmişini araştırmak ve görmek, sonrasında bunları yapılarla ve olaylarla eşleştirmemde çok yardımcı oldu. Bu sayede bina görmüş gibi değil de kültürün üzerine yansıdığı bir mimari görmüş gibi hissettim. Aynı zamanda, kafamda bir Rus mimarisi canlanmasının da en büyük etkeni bu oldu sanırım. Şu anda çevremde imrendiğim ve kültürümüzü yansıtan her yapının ne kadar önemli olduğunu, geçmişimizin, belleğimizin bir parçası olduğunu kavramama çok yardımcı olan daha bütüncül ve gözlemlemesi kolay bir mimariydi Rus mimarisi.

Bu aynı zamanda “Zaman Geçer” temasının da etkisiyle çok daha rahat gözlemleyebildiğim bir olguya dönüştü. Tema gereği hep tarihin, ideolojilerin mimarlıkta bıraktığı izleri aramaya gözlerim odaklandı. Artık her binanın üzerinde hem simgesel hem de fiziksel olarak bazı izler arar oldum. “Dam Narkomfin” bunun en güzel örneği. Hem zamanla yıpranmış, hem de değeri artmış bir bina. Sosyal anlamda söyleyecekleri bitmemiş, yeni nesilin hala gelecek için anlam çıkarmaya çalıştığı, araştırdığı, üzerine çalıştığı bir bina olarak kalmış. Binayı sahiplenenlerin kendi dairelerini restore ettiği, tüm binanın ise restorasyon sürecine girdiği, sahip çıkılmaya çalışılan bir yapı. Zaman sanki Narkomfin için tersine akmış gibiydi. Oturtmaya çalışılan deneysel düzen günümüzde artık aranan ve yolları gözlenen bir durum haline gelmişken, insanları bir araya getirecek ortak alanlar, sosyal alanlar projelerin artık en önemli parçasıyken Narkomfin bunu yıllar önce bağıra bağıra söylüyormuş. Günümüzde Narkomfin Binası her ne kadar dışarıdan bakımsız gözükse de, fiziksel olarak bir şeyler kaybetti gibi gözükse de, günümüzde bir çok insanı düşünsel olarak etkileyen bir yapı haline gelmiş. Savunduğu şeylerin genelgeçerliliği tartışılırken, artık konseptleri üzerinden türetilmeler yapılıp, dersler çıkarılır olmuş. Bu ve bunun gibi birçok örnek aslında zamanın bazı yapılar için çok farklı aktığının göstergesiydi Rusya’da. Üzerindeki kavramsal ve politik denemeler onları birer tarihi miras haline getirmişti.

Dinamo Tesisleri – St. Petersburg
Kırmızı Bayrak Tekstil Fabrikası

Siyah Kare – Kazimir Malevich

Seyahati dönemlere ayırmak ise, bu tarz bir gezi yöntemi için çok mantıklı ve yararlı oldu. Bu sayede bu kadar karışık bir yüzyılı, arasındaki ilişkileri çok daha iyi gözlemleyebileceğim, karşılaştırabileceğim, sebep-sonuç çıkarabileceğim bir yol haritasına dökebildim. Yeni bir ulusun kuruluşuna ve kalkınmasına yardımcı olacak bir düşünme biçiminin, nasıl sanatla (suprematism ve konstrüktivizm) ve mimariyle (konstrüktivizm) ilişkilendirilmeye çalışıldığını gözlemlememe çok yardımcı oldu.

Devamında ise, bu düşünce biçimlerinin daha sert bir ideoloji ile nasıl bastırıldığı, evrildiği ve bu alanlara tekrar yansıtıldığını görmek ise bir diğer artıydı benim için. Özet olarak düşünce biçimlerinin, ideolojilerin, politikanın ve siyasetin gündelik sanat ve mimariye etkilerini ve zaman içindeki evrilişini görmek bu gezinin benim için en büyük artısıydı ki geziye başlarken de en büyük amaçlarım bunlardı.

Mimari anlamda ise yeni mekânsal tecrübeler yaşamama, hep okuduğumuz, hayatlarını, projelerini incelediğimiz insanların somut ürünlerini görmeme imkan sağladı bu gezi. “Ne kadar mütevazi olabilirim?” ve “Ne kadar zengin olabilirim?”den tutun, “Ne kadar büyük olabilirim ama bir o kadar da samimi, sıcak olabilirim?” gibi sorulara, türlü türlü yanıtlar verdi bana. Bir tarafta teknoloji ve sanayinin ütopik bir metal, ahşap ve cam yığınına dönüştüğü Enternasyonal Kulesi ve formun en saf haliyle işlevi izlediği, sanayinin en basit geometrik şekiller ve renklerle somut mimar ürünlere dönüştüğü Avangard Sovyet Mimarisi; diğer tarafta, görkemli kütlesiyle sizi uzaktan büyüleyen ama yanına gittiğinizde bir o kadar küçük kalan, içinde parklarıyla, çocuk bahçeleriyle sizi karşılayan, kademe kademe küçülerek yanınıza kadar inen Kız Kardeşler ve tarihi bir yapının üstüne tüm modern mekan anlayışıyla, çeşitliliğiyle oturmuş bir Garaj Müzesi vardı. Bu geniş yelpazeyi gözlemleyebilmek, farklılıkları keşfetmek ve karşılaştırabilmek, yanında olabilmek pek de kitaplardan öğrenilebilecek bir şey değildi.

3. Enternasyonel Kulesi – Vladimir Tatlin
Shukhov Kulesi – Vladimir Shukhov
Moskova Dışişleri Bakanlığı
Moskova Eyalet Üniversitesi
Garaj Müzesi

Geziyi Moskova ve St. Petersburg olarak iyi ayaklı yapmanın en güzel yanı ise bu iki şehri karşılaştırabilme imkanı oldu. Birçok açıdan farklı olan bu iki şehri İstanbul ve Ankara’ya benzetebiliyoruz. Ama biraz farklı durumlarda. Moskova, İstanbul gibi büyük ve geniş ama Ankara kadar da tutucu. St. Petersburg ise Ankara küçüklüğünde ama İstanbul çeşitliliğinde ve çok kültürlülüğünde bir şehir olarak kalmış. Moskova, Sovyetler’den sonra çok köklü bir değişim geçirmiş ve eski kimliğini çoğunlukla kaybetmiş. Daha totaliter-komünal bir anlayışla zaman içinde büyük bir evrim geçirmiş; her açıdan hissedilir bir rejimin etkisine girmiş. St. Petersburg ise, Avrupa’ya da yakın olmasından dolayı, orta yolluluğunu korumuş ama gelişime de hep açık kalmış. Yeni bir akım olarak görülen konstrüktivizmin en çeşitli eserlerinin bulunduğu şehirlerden biri aynı zamanda. Bu serbest ortam eski köklerinden kopmamasını da sağlamış. Bu tarz iki yaklaşımı görebilmek ve karşılaştırabilmek benim için gezinin geri kalanı gibi çok değerli.

St. Petersburg cepheleri

 

St. Petersburg sokakları
Kutuzovsky Caddesi üzerindeki cepheler
Kutuzovsky Caddesi üzerindeki cepheler
Kutuzovsky Caddesi üzerindeki cepheler

Her yönüyle çok eğitici, keyif verici bir deneyimdi. Kimsenin asla kaçırmak istemeyeceği bir şans olduğu kesin. Şimdi ise, benim için en önemli kısım olan bu geziyi insanlara en faydalı olacak, onları meraklandıracak ve benzer araştırmalara ve gezilere yönlendirecek şekilde sunmaya hazırlamak kaldı. Arkitera, bunun için en güzel fırsatı benim için yaratıyor neyse ki.

12 Ekim Perşembe günü saat 18:00’da ODTÜ’de Mimarlık Amfisi’nde, tüm süreci, sizleri de baymayacak şekilde; fotoğraflarla ve videolarla anlatmaya, varsa sorularınızı olabildiği kadar yanıtlamaya çalışacağım.

Vakti olan herkesi beklerim.

Ahmet Can.

10. Günün Ardından

Dile kolay 10 gün geçmiş. En şanssız günümü de neyse ki sonlara doğru yaşadım. Dışarıdan görüp “Aha! Bu mantı değil mi?” diye atladığım restoranda, garsonun koluna biri çarpınca yanlışlıkla birayı benim telefondan aşağı boca etmesin mi… Telefon şu anlık mefta gibi ama bakalım ısrarla pirince yatırmaya devam ediyorum.

Halbuki güne çok hızlı bir biçimde Bolshoy Dom yani Büyük Ev ile başlamıştım. Bina, Noi Trotsky tarafından tasarlanmış ve 1931-32 yılları arasında yapılmış. Her ne kadar eskizini yaparken karşı binadaki askerler gelip beni kovsalar da, onlar gelmeden bir kaç fotoğraf (telefonda kaldı :() çekip, biraz bir şeyler karalayabilmiştim. Genel anlamda Büyük Ev, fark ettiğiniz gibi eğrilerden tamamen arınmış, fonksiyonu gereği içindekini çok da belli etmek istemeyen ama içeridekiler için de kullanışlı fonksiyonel kütlelerin bir oyunu gibi. Önceki örneklerden nispeten farklı. İşlev formu ve dışarıya yansıyanları doğrudan etkilemiş.

Ondan sonraki ilk örneğim Mutfak Fabrikası’ydı (Kitchen Factory). Bina 1930’da kullanıma açılmış. Diğer örneklere göre çok daha büyük ve yönlü. Adından da anlaşılacağı gibi bir tarafı mutfak eşyaları üretirken diğer tarafında büyük miktarlarda yemek üretiliyor. Halihazırda yoğun bir biçimde kullanılıyordu bina. Yine fabrika kısmı işleyişteydi. Her ne kadar şu ana kadar gezdiğim çoğu konstrüktivist örneğin ortak bir alanı varken ve bu alan tanımlı ve dışarıya bakan bir vaziyetteyken ilk defa bu alanın çıkma yapmış bir çatı uzantısı ile bu kadar net tanımlanmıştı. Binanın arka tarafında ise çıkılan bilen ama tanımlı olmayan yerler de var. Yani dış mekana daha farklı bir mekansal çeşitlilik gelmiş.

Telefon bozulunca iş başa düştü ve haritalarla ve kitapçıkla günün son mekanını aramaya çalıştım. Neyse ki caddeler çok düzenli. Ve her şey yerli yerinde. “3. caddeden sola, kavşaktan sağa, sahili takip et, sola dön” derken biraz geç de olsa Su Kulesi’ni bulabildim. Yakov Chernikhov’un 1930’da bir kablo fabrikasına ek olarak tasarladığı su kulesi, normalde o dönemde her bölgede bulunması gereken bir su kulesinin tasviri olarak silindirik bir şeklin yüksek kolonlarla ayakta tutulduğu ve arkasında da yine diğer örnekler gibi devamlı strüktürün kompozisyonundan oluşuyor yapı. Yine bir fark olarak düşey ya da yatay pencereler kalkmış, çalışma alanlarını rahatlatacak kare ama çok büyük pencereler gelmiş. Kule ise açıkcası uzaktan çok etkileyici. Chernikhov yapısı görmeden ölmemek ise ayrı sevindirici.

Tüm örneklere (gidemediklerimiz dahil) geniş bir çerçeveden baktığımız zaman işlevsel olarak farklılaşan küçük mimari elemanların toplamda nasıl bir element arşivi oluşturduğunu görmek sevindirici. İşlevler, bağlamlar değiştikçe küçük oynamalarla oraya uyum sağlanmaya çalışılmış ama genel olarak bir dil birliği de hep sağlanmış. Ben tarih derslerini henüz 2 senedir alan bir öğrenci olarak bu örneklere baktığım zaman bize gösterilmiş bir çok modern yapıda görmemizi istenen şeylerin alternatiflerini ufak da olsa görebiliyorum. Sadece 10-20 yıl arası bir sürede böyle bir dil birliğini oluşturabilmiş bir ülkenin değişmeyen bir yönetim veya değişmiş açık fikirli bir yönetimle bugüne kadar oluşturabileceği mimari yaklaşımı ve bunun zaman içindeki değişimini tahmin edemiyorum. Mimari deyip geçemeyeceğim için herhalde Ruslara en büyük zararı Stalin vermiş.

Bugün benim son gezmece günümdü. Cuma günü saat 15:00’da canlı yayında olup sorularınızı yanıtlayacağım. Öncesinde de kendimce geziyi anılarım sıcakken size özetlemek istiyorum. Vedamsı şeyleri de oradan yapmış olurum. Son yazım bu değil ama sonuçta.

Yarın canlı yayını kaçırmamak için “seyahatbursu” hesaplarını takip edin mutlaka! Yayını nereden yapacağımı Cuma günü tekrar söyleyeceğim.

NOT: Telefonuma dökülen bira ve orada yediğim mantımsı şey (ismini sonradan bulacağım ama galiba Çin mantısı gibi bir şey), bu gezide içtiğim en güzel bira ve yediğim en güzel yemeklerdendi. Moralim bozuk olmasa ikincilerini de yiyecektim.

9. Günün Ardından

9. günün ardından;

Petersburg az da olsa tanındığına, Moskova ile karşılaştırma yapılacak kadar gezildiğine göre işin daha da eğlenceli kısmına geçilebilirdi. Konstrüktivizm Petersburg’a nasıl uğramıştı?

Bu konuda internette fazlasıyla araştırma yapmama, bir kaç tane kitap karıştırmama rağmen açıkçası neredeyse hiç örnek bulamamıştım. Zaten Rusya’nın kendi içine kapanıklığını gelmeden önce de konuşurdum yazılarımda ama hep benim araştırma eksikliğimden diye düşünüyordum. Fakat buraya geldikten sonra fark ettim ki her ne kadar Lenin dönemi dışarıya çok açık geçse de, uluslararası fuarlara katılımlar gerçekleşmiş, yurtdışı ile akademisyen alışverişi olmuş ve VkHUTEMAS ve Bauhaus arasında fikir alışverişi olsa da Stalin geldikten sonra bu alışveriş tamamen durmuş, özellikle kaynakların çoğu kendi dillerinde kalmış ve kendi içlerinde bir gelişim yaşanmaya çalışılmış. Bunun etkisinden çıkılmadığını mimarlıkla ilgili kırtasiyemsi bir yere girdiğimde daha net fark ettim. Hiçbir mimarlık kitabı yabancı dilde değildi. 1 tane bile. Ve bu Moskova’nın göbeğindeydi. İngilizce kitaplara rastladığım tek yerler insanların gelme ihtimali olan müzelerdi. Ki oralarda bile İngilizce kitaplar Ruslar’ın yazdığı değil yabancı yazarların yazdığı kitaplardı. Çok beğenip “bana alın noluy” dediğim kitabın John Ellis Bowlt. Bir kaç gün sonra Garaj Müzesi’nde genel anlamda “hatıra” olsun diye (çünkü tüm kelimeler Rusça’ydı ve teker teker çeviremeyeceğim için çok karakteristik konstrüktivist yapıların olduğu güzel resimler için) aldığım kitapçığın aslında Petersburg’taki ve 1925-34 arası avangart yapılara ait olduğunu keşfetmem bir kaç gün sonra gerçekleşti. Gelmeden önce elimde sadece Red Banner olan yer hakkında şimdi 10’dan fazla örneğe sahip olmuştum. Ve bu yabancı bir kaynaktan gelmemişti. Genel anlamda gelmeye çalıştığım nokta daha buraya gelmeden değindim ülkenin içine kapanıklığıyla ilgili bir durumdu. Sanırım bunu da istekli insanlar ya da kaynaklarını yabancı dillere çeviren Ruslar olmadan aşmak biraz zor olacak.

Sonuç olarak bu güzel rastlantı ve kontrol edemediğim dürtüler sayesinde (kitapçık biraz pahalıydı da) bugün 3 tane harikayı yapıyı gezme şansı elde ettim. Anlaşılan Petersburg’un gerçekten de rahatlığı ve dışa açıklığı bu tarz yapıların daha rahat denenebildiği ortamlar olmuş, korumacı yapısı sayesinde de bugüne kadar gelmiş. Yoksa sonları Stalin’in tarihle bir bağını bulamayıp daha hiç başlamadan bitirdiği ya da başlamasına rağmen bitirdiği yapılardan olabilirlerdi. Gözünün önünde olmadığı iyi olmuş.

Normalde yakınlardaki başka bir yapıyı ararken (ve bulamazken) karşılaştığım şu bölgeden bahsetmeden geçemeyeceğim. Henüz çok bir bilgim olmamasına rağmen yanından geçerken birçok öğesiyle beni etkiledi. Hangi yıllar arasında yapıldığından da emin değilim ama bu toplu konut bölgesinin çok da 1930’ları geçtiğini ya da 1910’lardan önce yapıldığını sanmıyorum. Detayların yorumunu sizlere bırakıyorum. Ama dönemsel olarak çok karakteristik şeyler taşıdığı aşikar değil mi?

İlk boşa sallamadan sonraki hedefim en garanti olan Kırmızı Bayrak Tekstil Fabrikası’ydı. İnternette en çok tanınan ve rahatlıkla erişebilen binalardan birisi. Erich Mendelsohn’un tasarladığı bina 1937 açılmış ardından uzun süre kullanıldıktan sonra kapatılınca sahipsiz kalmış ve insanlar tarafından işgal edilmiş. Binanın neredeyse her yeri graffitilerle dolu. Onun dışında bir zarar verme durumu olmasa da anladığım kadarıyla bina tekrardan boşaltılmış ve şu an tadilatta. Binada beni en çok etkileyen detaylardan birisi de Narkomfi’de de olduğu gibi (orada da camların önündeki pervazlar bitkiler için biraz daha öne uzatılmış ve saksılık gibi bir alan yaratılmıştı) binanın açık alanları ve pencere önleri bitkiler için ayrılmış alanlarla doluydu. Onun dışında normalde yuvarlak hatlarda hep gördüğüm yatay pencerelerin aksine orta bölümdeki kısımda boydan boya dikey pencere olması da farklı bir noktaydı. Son olarak çalışılan ve takınılan bölgelerin veya geometrilerin farklı malzeme ve renklerle öne çıkarılması çok hoş değil mi? ?

Çok yakındaki diğer bina ise Darnitsa Fırını. Kitapçıktaki ilk haline göre eklemeler olan bina yuvarlak ve dikey formların uyumundan oluşuyor. Büyük ihtimal fonksiyonel bir geometri ayrımına gidildiğini varsaydığım binayı ise tuğla bir baca sanayinin habercisi gibi öne çıkarıyor. Bacanın genel olarak işlevini çok belli eden bir öğe olmasını mimaride hep beğenmişimdir zaten. Burada da tekrar eden eğriler ve bacayla olan kompozisyon öncesinde gezdiğim bir çok soyut resimden izler taşımıyor değil. Ne yazık ki bu binaya da izin vermedikleri için giremedim ama bina aktif gibi gözüküyordu çünkü içeri girip çıkan işçiler vardı.

Tabii bunları anlatırken yağmur çiselemekten çıkmış iyice serpiştirmeye başlamış ve ufak ufak ıslattığı polar da rüzgarla beraber iyice üşütmeye başlamıştı. Hayallerimde hep arkada parlak güneş ve gökyüzü olan Rusya günlerini ellerim titrerken yaşıyordum. Bu yüzden son durak olarak belirlediğim Dinamo Tesisleri’ne doğru yola çıktım. Bu 3 bina da yakın bölgelerde olduğu için şanslıydım. Dinamo Tesisleri bugünkü ilk 2 örneğe benzer eğriler içerse de çok daha sade ve fonksiyonel gözüküyordu. Henüz onun için de bir kaynak bulamadığım için tarihini pek araştıramadım. (Yazıyı okutacak İngilizce bilen Rus da bulamadım, bir yardımcı olabilecek varsa el atsın n’olur çevirelim şunları Türkçe’ye.) Fakat ana yuvarlak bina ve onu vurgulayan dikdörtgen prizmayla birlikte arkada kocaman bir dikdörtgen prizma ortada naif bir geçitle bağlanıyordu. Gezdiklerim arasında en aktif olarak kullanılan alan sanırım buydu.

Onun dışında Petersburg bildiğiniz gibi. Moskova’dan daha aceleci insanlar daha da kaba oluyorlar. Metroya doluşa doluşa binip, ittire kaktıra iniyorlar. Bu arada bugün ilk defa metroyu kullandım. Moskova’dan sonra açıkcası gülünç geldi. Bir kaç da güzel kare yakaladım. Şu ana kadarki tüm fotoğraflarla karşılaştırmasını size bırakıyorum.

Moskova’daki metro istasyonu yazılarından sonra bunu görmek…
Tertemiz. Oh.
Metroya binmeden önce geçilen kapı. Metro gelene kadar kapalı kalıyor.

Kirazlı kadından sonra yeni favorim kırmızılı kadın.

Yarını daha da dolu geçirip geziyi geride hiç bir pişmanlık bırakmadan tamamlamak tek arzum. Umarım hava bugünkünden çok daha iyi olur da işim biraz kolaylaşır. Moskova’da almadığım şemsiyelerin şu an 2 katı pahalı olması beni çok üzüyor.

NOT:
Kimseye güvenmeyin köşemizde bugün: İlk talihsizliğimi neredeyse son gün yaşasam da yine de sizleri uyarmaya değer. Normalde taksiden indikten sonra cama gidip parayı veren bir insan olduğum için (alışkanlık işte) duraklarım arasında çok yağmur yağdığı için bir sonrakine taksiyle gitmeye karar verip yine parayı unutup aynı şekilde vermeye çalışınca hiç beklenmedik şekilde taksici para üstünü vermeden basıp kaçtı. Normalde 150 ruble tutan taksi için 1000 ruble vermiştim. Neyse ki son binliğimdi, yoksa 5000 verecektim! Daha Moskova’dayken hostelden birinin 200 rubleyi 2000 sanıp taksicinin de çaktırmadan alıp gitmesine biraz gülmüșken açıkçası bu biraz ironik oldu. Neyse kıssadan hisse, insanlara çok güvenmeyin. Hele taksicilere pek daha fazla.

Ahmet Can.