3. Günün Ardından

Dün bahsettiğim kahvaltıyı hatırlarsınız. Bugün de yulaf ezmesi çeşidi hazırlanmasından anlaşılıyor ki kahvaltı adapları bu şekildeymiş. Yalnız bugün dünkü tart yerine farklı olarak omlet vardı ki bence fazlasıyla pozitif.

İlk 3 gün, yapı hesabı yerine kültür mekanı görmeye odaklı olduğu için zamanı ayarlaması zordu. O yüzden erkenden kalkmalı, gezmeli, soruşturmalıydı. Güne VKHUTEMAS Galerisi’ni bulmakla başladım. 10 dakikalık mesafelerde sağda, solda bir şeyler görürüm diye genelde yürümeyi tercih ediyorum. Nitekim galeriyi ararken çok güzel kahvecilerin, restoranların olduğu bir sokağa denk geldim. Yol üstünde okulların olması da ayrıca hareketlendiriyordu sokağı. Genelde turta üzerine derin bir çeşitlenme var. Sebzeli, peynirli, kıymalı, reçelli, meyveli birçok çeşit turta var. Sadece turta yiyerek dengeli beslenebilirsiniz sanırım (hamur işi artısını saymazsak). Kahveler de ayrıca çok tazeydi.çok tazeydi.


Tabii bu denemeler VKHUTEMAS’ın bir süredir kapalı olduğunu farkedip çöküp bir yerde bir şeyler yiyeyim bari dememden sonra gerçekleşti. Ne yazık ki galeri uzun süredir sadece özel faaliyetler olduğu zaman açılıyormuş. Şehirde El Lissitzky’nin (önceden bahsettiğim konstrüktivist sanatçı) ürünlerinin bir kısmının olduğu Tretyakov Galerisi ile birlikte tek yer olduğu ve bir önceki gün galeride bu ürünleri göremediğim için açıkcası çok üzüldüm. Telefon numarasını bulup hosteldeki Ruslar’a darlatmayı düşünüyorum.

Yemeğin ardından 20. yy başı sanat ürünlerinin olduğu bir diğer galeri olan Tretyakov Sanat Galerisi’ne geçtim. Ne yazık ki buradaki ürünler soyut olmaktan çok uzak, 11. yy’dan sonra gelişen realist çizimin son ürünleriymiş. 🙁 Tretyakov Galerileri belli parçalara ayrılmış ve şehirdeki çoğu sanat ürününe sahipler. Gitmeden önce mutlaka hangi dönemi görmek istediğinizi önceden araştırıp hangi galeride olduğuna bakmak size fazlasıyla zaman kazandıracaktır. En azından Tretyakov’a giderken başka bir kahve dükkanı daha keşfetmiş oldum. 😛

Ardından yine hemen yakın bölgede olan Moskova Modern Sanatlar Müzesi’ne geçtim. Burada da amacım biraz Rusya’nın, sanatın bugününü ve yarınını nasıl yorumladığını görmekti. Şansıma çok güzel 2 enstalasyona denk geldim. Birisi Antoni Gaudi ve eserleri diğeri ise Alexandra Dementieva’nın 10 farklı enstalasyonuydu. Normalde 500 ruble olan bileti “Öğrenciyim, mimarlık okuyorum, bakın sanatla ilgili vallahi yauv” diye diye 100 rubleye almayı başardım. Burası da yeri değil ama “mimarlık bir sanat mıdır?” tekrar düşünmüş olalım.

Müzenin bahçesindeki Kazimir Malevich heykeli.


Antoni Gaudi sergisi mükemmeldi. Sanatçının en önemli eserleri ve en güzel çizimleri mevcuttu. Bugüne kadar fazla ilgilenip araştırmamıştım fakat el işçiliği eserlerini yakından görmek beni çok etkiledi. Zaten Sagrada Familia’daki ark tekniklerine hepimiz aşinayızdır onlardan bahsetmiyorum bile.

2. hüsranın ardından küçük bir umutla bari Shukhov Kulesi’ne gitmek için metroya girdim. Bu da metroyu nasıl kullanmamanız gerektiğine dair küçük bir öneri olacak. Normalde indiğiniz metronun karşı tarafında olan ve ters tarafa giden metro aslında ters yöne gidiyordur ya, hah işte Rusya’da gitmiyor. Aktarma yapılan durakların çoğunda (neredeyse yarısında aktarma yapılacak kesişen başka durak var) karşı taraf aktarma olan taraf. Eğer ters yöne gitmek istiyorsanız merdivenle diğer tarafa geçip gittiğiniz renkteki hatta diğer metroya binmeniz lazımmış. Bir de 3 tane hattın kesiştiği metrolar var ki hiç sormayın. Hele hele tüm tabelaların Rusça olduğu gerçeğini hiç hatırlatmayın. Ters tarafa gidip geri dönüp yanlışlıkla diğer hatta geçerken tekrar dönüp aslında ters tarafa gittiğimi sanarken doğru hatta geçtiğimi fark etmem falan derken bir yarım saat kırk beş dakikayı öldürdüm sanırım. Ama güzel ders oldu. İngilizce-Rusça bir metro haritasını telefona indirmek, gideceğin hatların renklerini iyi bilmek, gideceğin yöndeki ilk metro durağını öğrenmek büyük önem arz ediyormuş. Bir de çekinmeyin etrafınızdakilere sorun diyeceğim ama daha hosteldekiler hariç akıcı İngilizce konuşabilen 1 tane Rus’a rastlayamadım ne yazık ki. Pek metro kullanmadığım için hakim değilim ama umarım diğer metrolar da böyle değildir de kendimi rezil etmiş olmayayım. (Tabii ki Ankara metrosu> Moskova metrosu, hıh!)

Kirazlı kadını pek beğendim.

Gereksiz metro macerasından sonra sonunda Shukhov Kulesi’ne ulaşabildim. Bence dünya tarihi açısından önem arz eden bir yapı için en azından yanına yaklaşılabilecek, bilgi alınabilecek bir nokta yapılmaması hatta onu çevreleyen kapılara çok yaklaşınca “kış bakiyim” tarzında hareketler yapılması bu şehrin eksik noktası olmuş. Yakın zaman içinde yıkım tehlikesi geçirmesine pek şaşırılmamalı. Belediye için “fışkiye”den farksız sanırım şu an. Yine de yakından görebilmek, okurken hissettiğim duyguları katlamaya yetti. Bir radyo kulesinden çok bir anıt gibiydi benim için.

Sürekli bahsettiğim yardım çığlıklarını bir arkadaşı aracılığıyla fark eden bir takipçinin isteği üzerine VDKHN yani içinde çeşitli pavilyonların ve Rus Kozmonot Müzesi’nin olduğu bir parka doğru yola çıktım. Zaten içindeki bir kaç yapıyı önceden araştırırken fark ettiğim ve “veooovv” çektiğim ama yerinden emin olamadığım parka girer girmez beni karşılayan Uzayın Fethi Anıtı beni şu ana kadarki en çok etkileyen şey oldu. Negatif yönde bir eğilimle yaklaşık 100 metre yükselen parlak anıt ve ucundaki roket sanırım Ruslar’ın uzay hevesini anlatan en güzel yapıt olabilir. Ardından gezdiğim Kozmonot Müzesi ise her kesimden insanın ilham bulabileceği büyüklükte bir yer. Anıt ve müzenin kompleks halinde olması ise ayrı güzel geldi bana. Bunun yanında müzenin hala aktif bir biçimde atölyeler düzenliyor oluşu ve insanlara uzayda yaşamı tanıtıyor olması ise bulunmaz bir ayrıcalık. Tam bir “al çocuğunu pazar günü, Kozmonot Müzesi’ne git” etkinliği.

Son olarak bir de size yemeklerden bahsedeyim. Ama geçiştirmelik olanlardan.
Genel olarak çok fazla çeşit mevcut marketlerde tahmin edebileceğiniz gibi. Fiyatlar ise çok uygun. Paketlenmiş sandviç, salata gibi ürünler de bayağı yaygın. Ben de gezerken genelde atıştırmalık dondurma, sosisli, ve basitçe sütün yoğunu olan mokoko denilen bir şeyi yedim. Mokokonun paketinden dolayı tüketmesi de saklaması da çok kolay. Bunun yanında bir gün bir kaç yancı bulabilirsem ucuzundan bir havyara da girmeyi çok istiyorum zira tek başıma alamayacağım kadar pahalı.

Artık yarına daha farklı bir döneme, temaya yani konstrüktivist yapılara geçiyorum. Açıkçası biraz daha heyecanlıyım bu dönem için. Umarım Shukhov Kulesi’nde olduğu gibi her kapıdan kışkışlanmam.

Ahmet Can.

Not: Toplaşıp şu kitabı bana almasak mı?

İlk 2 Günün Ardından

Sıkıcı okumalar bittiğine göre artık işin bunları kullanma ve görmeye çalışmalı eğlenceli kısmına geçebiliriz. Bundan sonraki yazı süreci daha çok “acaba buraya ben de gitmeye kalkışsam nelerle karşılaşırım?”lı geçecek. Bunun yanında ufak ufak bilgi vermeye de devam tabii ki.

İlk günün heyecanı ve yorgunluğuyla o günkü yazı da bugüne ötelenmiş oldu. O yüzden şimdi topluca şöyle bir geziye giriş yapalım.

Uçaktan indikten sonra ilk iş para çevirmek oldu. Orada Türk Lirası bulamam diye parayı Euro’ya geçirip gelmiştim. İyi ki de yapmışım. Havaalanında Türk Lirası yoktu ve 1 euro 59 Ruble ediyordu. Şehir içindeyse 63’müş. En iyisi Türkiye’de birazcık bulup öyle gelmekmiş sanırım. Yüksek meblağlarda kayıp çok oluyor.

Ardından gidip tüm gezi boyunca kullanacağım internet paketli Rus hattımı aldım. O da 1 aylık 10 gb bir internet için 1000 ruble ediyor. Buradan ucuz olduğu kesin. Ve fazlasıyla hızlı.

Halihazırda almış olduğum tren biletiyle atlayıp şehir merkezine geldim. Ardından metroyla direk otelimin olduğu caddeye indim. Ulaşım yorucu olmasının dışında hiç düşünmeyi gerektirmeyecek kadar kolay. Hosteli istediğiniz kadar kötü ayarlayın mutlaka yanı başında en fazla 10 dakikalık bir mesafede metro vardır.

Vagabond Hostel denilen bir hostelde kalıyorum. Müthiş cana yakın insanlar ve arkadaş canlısılar. Direk bana kahve yapıp akşam ki partimsi geceye davet etti.

İlk günü dinlenip kafa boşaltmaya ve alışmaya ayırdığım için kendime güzel bir yemek ısmarlayıp yakın çevrede geziye çıktım. İlk izlenimlerim genel olarak sanırım her şeyin çok büyük olması üzerineydi. İnsanlar, arabalar, binalar, cadde genişlikleri, porsiyonlar, genel olarak her şeyde alışkın olduğumdan farklı bir oran var. Biraz kendimi Gulliver gibi hissetmedim değil yani.


Dışarıda ise kısa bir yemek yeri ve market araştırmasının ardından hostele geri döndüm. Genel olarak fiyatlar çok uçuk değil. Uygun fiyatlara (20-40/öğün) yemek yerleri fazla. Süpermarketlerde ise yerel ürünler ithal ürünlere göre çok çok daha ucuz fakat bu fiyatlarla karşılaştığım Tverskaya Caddesi şehrin en işlek caddelerinden. İlerleyen günlerde, ücra yerlerde daha dengeli marketler bulabileceğime eminim.

Akşam otele döndükten sonra kısa bir kaç yazı yazıp, günü derleyip ardından hostelin mutfağındaki partimsiye geçiş yaptım. Aslında biraz daha kızlar gecesi tarzında geçen bir eğlenceydi. Ama insanlar cana yakın olunca sanırım her eğlence herkes için bir miktar eğlenceli geçebiliyor. “Koyverdin Gittin Beni”li gitar faslı ise sanırım en güzeliydi.

Güne güzel bir kahvaltı ile başlama umudum, hostelin sıcak sütlü yulaf ezmesi ve elma turtasıyla ile son buldu. Tatları çok iyi olmasına karşın, biraz daha çeşit fena olmazdı. Konuştuğum kadarıyla bu tarz bir kahvaltı alışkanlıkları varmış. Bizim sucuklu yumurtalı, hamur işli, reçelli, kızartmalı kahvaltılarımızın yerini tutmasını beklemek zaten saçma olurdu ama insan en azından daha dengeli ve daha az şekerli bir kahvaltı bekliyor.

“Kısa” bir kahvaltının ardından serüvenin ilk durağı olan, gidip de görmeyeni dövdükleri Kremlin ve çevresine doğru yol aldım. Çok bir beklentiyle gitmediğim bu alanı, kocaman duvarlar, kör eden oymalı, işlemeli cepheler, “acaba bu kulede kaç tuğla vardır” gibi sorular ve gördüğüm en etkileyici anıt heykel olan Büyük Anayurt Savaşı’nda kaybedilenler anısına yapılan anıt heykelle hatırlayacağım.

Ardından yazılarımda bahsettiğim, duvar-pencere olayını birbirine sokup, ev kavramını istediği gibi değiştiren ve sonrasında da öğrendiğim kadarıyla çağına çok da yakın olmayan pratik ısıtma ve soğutma sistemleriyle ve teknik çözümleriyle ünlü Melnikov Evi’ni ziyarete gittim. Gezi Rusça olduğu için tüm detayları öğrenemedim ama normalde bilmediğim teknik detayları da sonradan araştırmak üzere bilmek iyi oldu. Evde elle ayarlanabilir soğutma sistemleri ve tüm evi dolaşan ve ısıtan bir kanal sistemi varmış. Bunun yanında salondan atölyeye kadar uzanan ve telefon işlevi gören boş bir kanal daha varmış. Melnikov yaşayacağı evi her açıdan kendine göre tasarlatmış, yatak odasını bile ölene kadar eşine değiştirtmemiş. 3 yatağın bulunduğu ve sadece yatmak amaçlı kullanılan tek hacim bir oda, Melnikov öldükten sonra eşi tarafından tekli bir odaya çevrilmiş. Ama sanırım bunların yanında beni en çok etkileyen şey, evdeki neredeyse her altıgen pencerenin size dışarıya ait farklı bir çerçeve sunması. Hatta bu pencerelerin çerçevelerinin de konumuna göre değişkenlik göstermesi. Çok düşünüldüğü her açıdan belli olan bir evdi.

Ardından 20. yy sanat akımlarının izlerini en iyi sürebileceğimi düşündüğüm yere yani Tretyakov Şehir Galerisi’ne gittim. Çarşamba günleri ücretsiz olduğunu belirtmem de yarar var. Neyse ki zamanı güzel denk geldi. Bu galeri avangard Sovyet sanat stillerinden başlayıp çağdaş sanata kadar yayılan kronolojik bir sırayla size güzel bir zaman tüneli yaratıyor. Ben çoğunlukla 20. yy’nın başıyla ilgilenmek için gitsem de geçişler beni fark etmeden sonuna kadar götürdü. Burada bulduğum en önemli eser ise, şehrin herhangi bir yerinde karşılaşmayı umduğum 3. Enternasyonel Kulesi’ydi. Yeniden inşa edilmiş halini görmek bile çok iyi geldi. Ardından serginin için Vladimir Tatlin’in diğer soyut eserlerini gördükçe bu sanatçının somutlaşma çabası çok daha anlamlı geldi. Ki bu çaba bir çok konstrüktivist sanatçıya da uğraşmış.

Bu ilham dolu galerinin ardından ne yazık ki zamanım kalmadığı için Moskova Mezarlığı’na uğrayamadım çünkü saat 5’te kapanıyormuş. Programımda ileride kaldığım herhangi bir an sıkıştıracağım bir mekanım haline geldi.

Genel olarak bu mekanların hepsini metroyla gezdim. Biraz hatlara alıştıktan sonra metrolar inanılmaz kolay. Önceden de yazdığım gibi en fazla 10 dakikalık mesafede neredeyse her yere metro bulabiliyorsunuz. Rusça metro adları biraz kafa karıştırsa da İngilizce-Rusça bir metro haritasıyla onu da halletmek çok kolay. Sonrasında geriye sadece hangi tarafa giden metroya bineceğini keşfetmek kalıyor. O da bulmaca çözmek gibi bir şey sanırım.

Yorucu ama keyifliydi. Şehre alıştıktan sonra her şey daha da kolaylaşacak gibi.

Ahmet Can.

Otoriteyi ve Uyumu Yeniden Keşfetmek

Zaman geçti; fikirler, binalar kaldı. Şimdi sırada ideolojileri, anıları, deneyimleri gözlemlemeye çalışmak kaldı. Lenin’in ölümüyle 1924’te başa gelen Stalin, 1930’lara kadarki süreyi sert ve acımasız bürokratik sistemini oturtmakla geçirdi. Ardından gelen zamanlar ise otoritenin kendisinden önceki tüm fikirlere nasıl savaş açtığının kanıtlarıyla dolup taştı. Tüm o yeniliklere, konstrüktivist düşüncelere kucak açmış olan Lenin’den tek farkı düşünsel değil de inanış ve karakteristik farklılıklar olan Stalin, sınıfsız bir toplum yaratabilmek için bütün endüstrilerin devlet elinde olması gerektiğine inandı. Bu sınıfsız toplum hayalini ise her alanda dayatmaya devam etti.

Konstrüktivist akımı köklerden ayıran ve bireyselleşmeye iten bir akım olarak gören Stalin, sonradan Stalinizm ile çokça anılacak olan neoklasizme dönüş evresiyle bir anda bir çağı kapayan adam oldu. Artan nüfusla birlikte patlayan konut planlamaları, gelişen endüstriyle birlikte çoğalan fabrikalar, ekonominin güçlenmesiyle gelen metro ve kanal gibi altyapı çalışmaları Stalin’in otoritesinin etkilerini gösteren ürünler olmaya başladı. Rizhsky Tren Garı, ünlü Moskova Metroları, Tverskaya Caddesi, Kutuzovsky Caddesi’ndeki apartman blokları, Kurskaya Tren Garı gibi yerler öncesinde gezmiş olacağım konstrüktivist dönemle karşılaştırma yapabilmem için önemli noktalar olacaklar. Genel anlamda, mimari elemanların nasıl değiştiğine, materyal kullanımı farklılıklarına, tekil binalar değil de sokak, cadde ve meydan bazında kentsel dönüşümlerin nasıl uygulandığına yoğunlaşmaya çalışıp karşılaştırmalı bir cephe ve strüktür okuması yapmak bu dönem için hedefim.

Bu ağır, tutucu dönemin ardından ise bir çerçevenin kalkmasından yeni modern dünyaya doğan Sovyetler’in bu döneme tepkilerini, eski-yeni ilişkilerini görmeyi ve karşılaştırmalara devam etmeyi umuyorum.

Zorluğuyla, yoğunluğuyla, eğlencesiyle geçen 4 aylık bir sürecin ardından sonunda bugün yolculuğuma başlıyorum. Her ne kadar her şeyi düşünmeye çalışsam da aynı zamanda düşünmemeye, kendime boşluklar, sürprizler, ara sokaklar bırakmaya da çalıştım. Umarım yolculuk planlandığı gibi değil de her açıdan tecrübe ve keşif dolu geçer. Şu an en önemlisi sürecin tadını çıkarmak gibi gözüküyor.

Sonrasında size ayak izlerini takip edip kendi tecrübelerinizi yaşayabileceğiniz bir gezi sunmak amacıyla;

Takipte kalın!

Ahmet Can

Mimariyi Yeniden Keşfetmek

http://icif.ru/eng/
Iakov Chernikhov – Kaynak: http://www.magicalurbanism.com/archives/3864http://icif.ru/eng/

Sanırım bu başlık kullanılabilecek en iddialı başlıklardan biri oldu. Ama iddiası çoğunlukla sezilen ve peşinden gidilebilen bir konuyu takip etmenin de, şahsen ben heyecanını sürekli yaşıyorum.

Her açıdan idialı olan bu devir, kendisini kalıcı olarak var etmenin ve tüm dünyaya benimsetmenin şartları gereği her alanda kendi iddiasını koymaya çalışmış sanırım. Yeni bir ülke, ideoloji ve halk nidalarıyla yola çıkan bu devir tabii ki yeni bir hayat tarzı oluşturmada ve bunu mimariyle bağdaştırmada da geri kalmamış. Bir önceki yazıda bahsettiğim konstrüktivist yaklaşım, yeni bir hayat inşa etme (Reconstruction of life) iddiasıyla hem soyut hem somut güzel eserler vermiş. İlk günlerde arayacağım soyut eserlerin ipuçlarını da sonraki süreçte somut ürünler üstünden aramaya başlayacağım. Bu çok uzun ve detaylı bir konu olmasına rağmen bir o kadar da iddialarıyla düşündüren, sorgulatan bir konu. Bunun için faydalandığım en güzel kaynak sanırım şu: https://modernistarchitecture.wordpress.com/2010/10/27/el-lissitzky%E2%80%99s-the-reconstruction-of-architecture-in-the-soviet-union-1929/ . Okumanızı mutlaka öneririm.

Genel kültür analizinin ardından eğileceğim ilk dönem Avangard Sovyet Mimarisi’nin temel taşlarını oluşturan, en bilindik birkaç eser olacak. Kiyevskaya Tren İstasyonu, Melnikov Evi, Narkomfin Evi, Kırmızı Bayrak Tekstil Fabrikası gibi yapıları sanatla başlayan konstrüktivist akımla, teknolojiyle, farklı yaşam biçimlerine adaptasyon denemeleriyle karşılaştırarak incelemeye çalışacağım. Bu yapıların her biri dönemle ilgili başka şeyler sunuyor olacak. Kiyevskaya Tren İstasyonu dönemin teknolojiyle kalkınma içgüdüsünün en güzel hissedildiği, yeni yapı tekniklerinin detay olarak kullanıldığı güzel bir örnek olacak. Narkomfin Evi ise Rusların tekil yaşam standartlarını komün yaşamına çevirmeye çalışan, yaşam tarzlarını modernleştirmeye, dönüştürmeye odaklanan ve sosyalliği odak alan birçok kült yapıya örnek olmuş bir bina. Öte yandan Melnikov Evi ise duvarı saf taşıyıcılık işlevinden koparan, tasarım yaklaşımlarının farklılaşmasını hedef alan bambaşka bir örnek (Daha konstrüktivizmdeyken dekonstrüktivizmi düşünüyor adamlar!).


Tüm bu örneklerin, mimarlarının eski çizimlerinden nasıl esinlenildiğini göstermeye çalışmak ise bu dönemin disiplinlerarası yönünü örnekleyecektir diye umuyorum. Bu tekil bina analizlerini ise uzun zamandır değişmeyen dokusu ve üzerindeki birçok konstrüktivist yapıyla beraber kimliğini koruyan bir yer olan Gorky Caddesi’ni de gezerek en azından kentsel anlamda korumaya çalıştıkları değerleri keşfetmeyi umuyorum. Cadde üstünde bir öyle bir böyle gidip gelmekten fazlasını yapıp ara sokaklarına dalmak, o arada karşılaştığım her ilginç yerde bir şeyler yemek ise gezinin bir parçası olacaktır zaten.

Rusya’yı Yeniden Keşfetmek

El Lissitzky, 1924

Neden ve nasılları bir nebze olsun anlatmaya çalıştıktan sonra jürim de bittiğine göre artık geziye daha detaylı bir giriş yapabilirim diye düşünüyorum.

Geziye 13 Haziran tarihinde İstanbul-Moskova uçağıyla başlıyorum. Bu tarihten itibaren daha anlık yazı ve anılarla devam edeceğim. Fakat öncesinde sizlere gideceğim yerleri gezmeyi planladığım sırayla kısa da olsa özetlemek, kısalı uzunlu yazılarla sizleri biraz arka plan oluşturmak geziye kadarki amacım olacak.

Geziye ve genel olarak bu yazı serisine ise Rus kültürünü, sanatını, sinemasını, şiirlerini öğrenerek başlamak sonraki olayları bu  konularla özdeşleştirmek açısından çok önemli olacaktır. Çünkü bence Ekim Devrimi öncesi ve sonrası dönemleri bu tarz disiplinleri birbiriyle ilişkilendirmek konusunda çok çok başarılıydı ve bu herhalde mimarlığın günümüz ve geleceği açısından her zaman önemli girdilerinden biri olacak. O yüzden ilk kısım biraz mimariden ayrı olarak diğer disiplinlerin birbirileri ve sonrasında mimarlıkla kuracağı ilişkileri araştırmaya çalışmak olacak.

Geziyi kronolojik olarak gerçekleştirmeyi planladığım için herhalde Çarlık Rusya’sı zamanlarından kalma birkaç binayı, meydanı ve müzeyi görmek bize Sovyetler’den önceki dönem hakkında küçük bir bilgi verecektir. Bu açıdan, geziye başlayacağım ilk vakitlerde Moskova’da Moskova Şehir Üniversitesi, Rus Bilim Akademisi ve tabii ki olmazsa olmaz Saint Basil Katedrali ve Kremlin Sarayı bize birkaç güzel arka plan oluşturacaktır. Moskova Mezarlığı ise Rusya’nın zengin kültürel geçmişini yüzüme yüzüme vurmasını ve beni Nobel almış insanlarıyla, dünya edebiyatını yönlendirmiş en ünlü yazarlarıyla küçültmesini beklediğim önemli bir diğer durak.

Bu tarihi mekanlardan sonra ise ilk üstüne eğileceğim konu, dönemin şekillenmesinde en çok etkili olan sanat akımlarını yerlerinde, orijinal eserlerinden takip etmeye çalışmak olacak. Bu dönemde inşa etmek; resim çizmek, şiir veya roman yazmaktan çok daha ucuz bir kavramdı hatta bedavaydı. Bu durum sanatın burjuvazi yerine tüccarlar ve aristokratlar arasında daha kolay yayılmasına sebep oldu. İzole ortamdan kurtulan sanat, radikal sanatçılar için bir üretim yolu haline geldi. Wassily Kandinsky, Kazimir Malevich, El Lissitzky, Vladimir Tatlin, Konstantin Melnikov gibi sanatçıların eserlerini, dönemden aldıkları veya döneme verdikleri ilham kaynaklarını yakalamaya çalışacağım. Bu sanatçıların konstrüktivist ve suprematist akımlara olan ilgilerinin, bu akımların çatışmalarından doğan anlayışların sonrasından gelecek birçok fikri de yakından etkilediğini düşünüyorum. Özellikle konstrüktivist akım her ne kadar bir mimari akım olarak ilk başta tanınsa ve bilinse de, buradaki strüktüre etme terimi sadece fiziksel bir yapıdan çok aslında bir ulus, bir kültür, bir ideoloji strüktüre etmek ve onu yükseltmek anlamında kullandığında birçok konuyla çok daha kolay ilintilendirilebilmeye başlıyor. Bu dönemle birlikte artık inşa etme olgusu, sade bir inşadan çok, yaşamın yeni olanaklarını arayan, yeni dünya standartlarının yaratıcı katılımıyla bir tepki oluşturabilecek bir tasarım ve yaratma sürecine dönüşüyor. Suprematismde ise dünyayı bir vizyon ve renk ile algılama ve renkleri saf bir spektrumdan geçirip geometrik şekillerle tek düze planimetrik bir düzlemde bu iki olguyu ilişkilendirme çabası aranmaktaydı. Kazimir Malevich’in Siyah Kare adlı çizimi bunu en iyi şekilde örneklerken, Tatlin’in Enternasyonal Kulesi ve Shukhov Kulesi bu açıdan konstrüktivist düşüncenin bir anlamda yapılaşmış ilk ve en açık örneklerinden olduğu için de Rusya’da bulmayı umduğum simgelerden sadece ikisi. Bu konuyu ayrıntılı merak edenler içinse şöyle bir başlangıç bağlantısı http://www.circassiancenter.com/cc-turkiye/sanat/genel/01-rusyada.htm ve detaylı bir yazı olarak şu bağlantıyı https://modernistarchitecture.wordpress.com/2010/10/27/el-lissitzky%E2%80%99s-the-reconstruction-of-architecture-in-the-soviet-union-1929/ şiddetle öneririm. Sonraki yazılarımda da bu üst başlıkları inceltmeye çalışacağım.

Dönemin heyecanıyla ve ulus yaratma şevkiyle ilişkilendirmeye çalışacağım bir diğer konu ise sinema olacak. Önceki yıllarda burjuva kesimi ait olan ve bir zevk aracı olarak kullanılan sinema, Lenin’in 1925 yılında Sergey Ayzenştayn’dan çekmesini rica ettiği dünyanın ilk propaganda filmi Potemkin’in Zırhlısı sayesinde, düşüncelerin iletebileceği yeni ve önemli kanallardan birisi olmaya başladı. Filmin teknik açıdan tabanlarının değiştirilmesi açısından bir diğer önemli film ise Dziga Vertov’un 1929 tarihli Kameralı Adam filmi. Bu iki film, dönemini özetleyen ve filmi sanat dalları içerisinde farklı yere koyan o dönemki güzel filmlerden sadece ikisi. Her ne kadar alışılmış film hızında ve akıcılığında ilerlemese ve zaman zaman sıkıcı olabilse de bu iki filmi özellikle sinemaya ilgisi olan kişilere mutlaka öneririm. Şu ise Potemkin Zırhlısı’ndan ünlü Odesa Merdivenleri sahnesi (dikkat spoiler içerir!).

Bu tarz bağlantıları keşfettikçe bu kanal üstünden vermeye devam etmeye niyetliyim. O yüzden benzer yaklaşımlarla da beni besleyebilir, merakımı uyandırmaya çalışabilirsiniz. Memnuniyet duyarım!

Benim için 20. Yüzyılın başlarındaki Sovyet dönemini en ilginç ve araştırılmaya değer kılan şeylerden biri, bu dönemdeki başta sanat akımı olmak üzere tüm disiplinlerin nasıl birbirlerini etkiledikleri, en sonunda da mimarlığa sıçradıkları küçük noktaları görmek ve keşfetmeye çalışmak. O yüzden yukarıda belirttiğim gibi bir kültürel arka plan gezisinin sonraki zamanlar için çok yararlı olacağını düşünmekteyim.

Bahsettiğim olgulardan herhangi birisinin eksik veya yanlış olduğunu düşünüyorsanız, eklemek istediğiniz herhangi bir kısım var ise, geziyi ve yazıları takip etmek için kullanabileceğiniz aşağıdaki bağlantılardan bana ulaşabilirsiniz.

http://seyahatbursu.com
https://www.facebook.com/seyahatbursu/
https://www.instagram.com/seyahatbursu/

Sonraki dönemler ve tavsiyeler için takipte kalmaya devam!

Ahmet Can

Şimdi ben buraya neden çıktım, niçin çıktım, nasıl çıktım? Bunu izaha gerek var!

MOSKOVA
Fotoğraf: G.P. Golstein / SCANPIX / kod: 20360

Selamlar herkese. Ben Ahmet Can Karakadılar. Halihazırda ODTÜ’de mimarlık okumaktayım. Bu sene sizleri soğuk kıtalara, bambaşka (!) bakış açılarına götürmeye niyetliyim. Her şeyden önce size hedeflerimden bahsetmek istiyorum:

Benim “Zaman Geçer” temasına yaklaşımım; mimarinin, zamanın yok etmeye çalıştığı şeyleri ne kadar kalıcı yapabildiği veya yapamadığının bir gözlemine çıkmaktı. Zamanın ötesine geçme şansı belli bir ideolojiyi veya fikri kendi üstlerine taşıyan yapılara atfedilmiş durumda. Ki bu zamane politikaları ise mimari üzerinden çok net bir şekilde okunabilen düşüncelerdir. Buradan yaklaşımla benim çıkarımım aslında kalıcı olan mimarinin yanında, onların üzerlerine bir etiket misali yapıştırılmış, yapıların üzerinden üretilmiş (veya yapılar üzerine uygulanmış) ideolojileri, düşünceleri bulmak ve onları okumak üzerinde şekillendi.

Önemsediğim ikinci gerçek ise bu gezinin sadece bana değil, takip eden ve sonrasında izine düşmek isteyen herkese bir ilham kaynağı olması ve onları koltuklarından doğrultacak bir konu üzerine olmasıydı. Bu bağlamda Rusya, bilinmezliği, popülist kültürün çerçevesinde fazla olmaması, modern mimariyi derinden etkileyen saklı cevherleri, tüm kültür birimlerinin birbiriyle interaktif bir biçimde iç içe olması ve birbirini etkilemesi dolayısıyla zaten öncesinde de ilgimi çeken ve ara ara araştırdığım bir yerdi. Bu coğrafyanın tarihinin kronolojik bir incelemesinin yapılması, dönemleri o an etkileyen unsurları ve dönemlerin birbirini nasıl etkilediği üzerine açık bir yorum yapılabilmesi adına daha faydalı olacaktır diye düşünüyorum.

Başlıktaki fotoğrafı kullanmamın sebebi ise, bu dönemde devrim çoşkuyla birlikte gelen ve yeni bir yurt, ülke, sistem, halk, aidiyet, uygarlık kurma fikrinin aynı coşkuyla ileride üzerine düşeceğim sanatçılar, mimarlar, yöneticiler ve halk tarafından da karşılanması ve hep bir elden uygulanmaya çalışılması. Görseldeki Lenin ise bu dönemin ve modern anlayışların en büyük destekçisi olmuş, zamanında Türkiye’de açılmış Köy Enstitüleri’ne benzer ülkeyi sanat ve zanaat ile kalkındırmaya yönelik okulları ve prensipleri desteklemiş, halkı galeyana getirdiği gibi tüm ülkeyi ayağa kaldırmaya çalışmıştır. Tüm bu dönemi işlerken içinizde aynı çoşkuyu, bir şeyler yaratma, keşfetme, milletçe ilerleme olgusunu da hissettirmeye çalışacağım.

Gitmeden önceki son amacım ise kendime ve takipçilere bir arka plan oluşturmak adına hem bazı okumalar paylaşmak hem de gideceğim yerleri en azından bir göz aşinalığı yaratacak seviye sizlere sürprizini kaçırmadan anlatmaya çalışmak olacak.

Son olarak, sizlerden ricam şudur ki: paylaşım yapın, müdahale edin, uyarın, iletişime geçin, sahiplenin. Ben de sizler kadar öğrenci, öğrenen durumundayım. Amacım sizlerin merakını her konuda sonuna kadar körükleyebilmek. Her türlü tavsiyenize; şuraya git, şunu dene, aman şunu görmeyi unutma, bir de şu açıdan çek, orada da şöyle bir müze varmış, o döneme ait filmler, şiirler, romanlar da varmış onlara da bak, Ruslar gerçekten kahvaltı da votka mı içiyormuş, sokaklarda ayı dolaşıyor mu vs. açığım. İletişim bilgileri aşağıda mevcut durumda. Hem kişisel hesaplarımdan hem de Seyahat Bursu hesaplarından ulaşmaya çalışabilirsiniz.

https://www.facebook.com/seyahatbursu/

https://twitter.com/seyahatbursu

https://www.instagram.com/seyahatbursu

Eğer bana kişisel hesaplarımdan ulaşmak ve sorularınızı direk aktarmak isterseniz de:

https://www.facebook.com/ahmetcan.karakadilar veya ahmetcankarakadilar@gmail.com

Uzun bir yazıyla çok da içinizi baymamak adına hazırlık yazılarını bir seri halinde yayınlanmayı düşünüyorum. Lakin önce şu final jürisini atlatmam lazım.

Sağlıcakla kalın! Ve takipte kalın.

Seyahat Bursu’nun 2017 Yılı Kazananı Belirlendi

Seyahat Bursu 2017’nin kazananı Ahmet Can Karakadılar oldu.

Bu yıl Geberit sponsorluğunda düzenlenen ve teması “Zaman Geçer…” olarak belirlenen Seyahat Bursu 2017 için ilk aşamada 59 proje başvurmuş ve 19 isim finale kalmıştı. 27-28 Nisan günü finale kalan isimlerin birbirinden ilginç ve başarılı sunumları izlenerek yapılan değerlendirme sonrasında Ahmet Can Karakadılar bu yılın Arkitera Gezgini olarak seçildi.

ODTÜ Mimarlık Fakültesi 3.sınıf öğrencisi olan Ahmet Can, “Zaman geçer; fikirler, binalar, şehirler, ideolojiler, anılar, deneyimler kalır.” diyerek Bolşevik İhtilali’nin 100. yıldönümünde, ihtilalin Sovyet mimarisine etkilerini inceleyecek. Ekim Devrimi ve onunla gelen toplumcu ve yapıcı (konstrüktivist) anlayışın dönem içindeki etkileri ve değişimlerini gözlemleyecek. Avangard Rus Mimarisi, Stalinist Mimarlık, Modern Sovyet Mimarisi ve günümüz çağdaş mimarlığının izlerini Moskova ve St.Petersburg’da sürecek.

Hobileri arasında quidditch, ragbi, fotoğrafçılık ve kamp olan gezginimizin izcilik geçmişi de var.

Seyahat etmeyi ve bu sırada yaptığı gözlemleri açık platformlarda paylaşmayı seven Ahmet Can’ın yolculuk hazırlıklarını, seyahati sırasındaki notlarını aşağıdaki hesaplardan takip edebilirsiniz.

https://www.instagram.com/seyahatbursu

https://www.facebook.com/seyahatbursu

http://seyahatbursu.com/

“Bu Size Tanınmış Güzel Bir Fırsat, Hakkını Vermek Gerek”

Bu sene Geberit sponsorluğunda düzenlenen Seyahat Bursu 2017’ye başvurular devam ederken geçen senenin kazananı Atıl Aggündüz ile kısa bir söyleşi yapıp deneyimleri üzerine konuştuk. Seyahat Bursu’na 17 Nisan’a kadar başvurabilirsiniz.

Ezgi Can Cengiz: Verilen konuyu nasıl ele aldın ve nasıl bir rota belirledin?

Atıl Aggündüz: Olimpiyatlar ve kentlerin olimpiyat öncesi/sonrası durum farklılıkları uzun süredir aklımda olan, merakla takip ettiğim ilişkilerden biriydi zaten. Arkitera Seyahat Bursu 2016‘nın “Tahribat” teması ilan edildikten hemen sonra aklımda canlanan ilk mesele ise, olimpiyatlardı. 2016 Yaz Olimpiyatları’nın Rio de Janeiro kentinde yapılacak olması da olimpiyatlar öncesi ve sonrası durumu analiz etmem için uygun pozisyonu yaratıyordu. İlk adımda bu fikrin “klişe” olup olmadığı konusunda tereddüt yaşadım, bir süre tabiri caizse pusuya yattım, yeni fikirler için ava çıktım diyebilirim.

Ancak daha sonra elimdeki tüm verileri, tüm tarihlerin neredeyse kusursuz bir şekilde denk gelmesini ve içimdeki heyecanı da kullanarak, 2016 Yaz Olimpiyatları çerçevesinde Rio de Janeiro kentinin olimpiyat öncesi/sonrası durumları inceleyebileceğim bir kapsamda, olimpiyatları bir ‘eşik’ olarak görmeyi ve eşiğin tüm pozisyonlarını araştırmayı önerdim.

Ve tabii ki, olimpiyat ve kentler meselesi oldukça haber değeri olan bir mesele. Araştırmamın bir haber değer taşıması, içinde merak ve heyecan unsuru barındırmasına dikkat ederek stratejimi belirledim. Bu stratejinin en önemli maddesi ise, gezi boyunca çizeceğim eskizlerle bu değişimi ve eşiği görünür kılmaktı. Geçtiğimiz senelerdeki seyahat bursu süreçlerinden daha farklı bir kanal olarak; fotoğraf ve yazılar üzerinden ilerleyen bir araştırma süreci değil, çizim ve eskiz defteri üzerinden ilerleyen bir araştırma süreci önerdim.

Rotamı belirlerken ise araştırmamın kolay okunmasını sağlayabilecek şekilde bir strateji oluşturdum. Biraz genelden özele bir araştırma rotası olmasını önemsediğimi söyleyebilirim. İlk bilgilerin genel şemayı ve durumu özetleyici – veya okuyucuların belleklerini kurcalayıp onları araştırma sürecinin içine çekecek – bir araştırma başlangıcı olmasına dikkat ettim.

Bu senenin teması olan “Zaman Geçer…” hakkında ne düşünüyorsun? Sana ne gibi çağrışımlar yapıyor?
“Zaman Geçer…” teması, benim de üzerinde durduğum “eşik” kavramı ile oldukça ilişkili. Ben de geçen zaman içindeki bir eşikten, o eşiğin bir zaman dilimi içerisinde neleri etkilediğinden ve değiştirdiğinden bahsettim geçtiğimiz yaz. Seyahat bursu adaylarını fazla etkilemek istemem, ama sanırım bu tema çerçevesinde günümüzün “hızla” değişen ve neredeyse mevcut zamanın ötesine geçen dünyasında nelerin kaybolduğunu, nelerin reel hayattan silinip dijital dünyada – belki de ikincil dünya demeliyim – var olduğunu düşünmek gerekir gibi hissediyorum, ilk adımda.

Başvuran adaylara neler önerirsin ya da kazanan adaya gezdiği sırada önerilerin ne olur?
Zaman kavramı oldukça kritik, bu nedenle ezberden hareket etmek yerine kavramı okumak, anlamak lazım. Yani ben olsam, öyle yapardım. Tabii bu süreç yalnızca seyahat tarihlerini kapsamıyor. Seyahat öncesi yazdığım 4-5 yazıyla, seyahatim boyunca yaptığım paylaşımlarla ve seyahat sonrası paylaştığım eskiz defterim ve kapanış yazılarım ile tüm adımlarımı paylaştım ben de. Seyahat Bursu 2017 gezgini ilan edildikten sonra süreç başlayacak, bu demektir ki 2017 gezgini neredeyse önündeki 6 ayı “zaman” kavramı ile geçirecek. İyi anlamak, neden bahsettiğini bilmek lazım.

Bir diğer önerim, yalnızca akademik yazılara değil, pratik üretimlere de bakmaları olabilir. Zaman kavramı üzerinden üretilen birçok araştırma projesi var. Zihin açıcı olabileceğini düşünüyorum.

2017 gezginine gezdiği sıradaki en büyük önerim, yaşadığı günün ve içinde bulunduğu sürecin tadını çıkarması olur! Şöyle çalış, böyle yap diyemem asla. Yaşadığı her dakikanın, her günün asla unutmayacağı güzel deneyimlerle dolacak olması en güzeli. Tadını çıkarmasını, hakkını verip her dakikasına değmesini sağlamasını dilerim.

Başvuru esnasında en çok neye dikkat ettin ve bütçe başvuru planında ne kadar öneme sahipti?
Başvuru esnasında en çok dikkat ettiğim şey; seyahat öncesi, seyahat esnasında ve seyahat sonrası yapacağım tüm paylaşımların kendi içindeki tutarlılığı, bu tutarlılığın ve araştırma sürecinin çerçevesini neredeyse tüm detayları ile kavramış halde Seyahat Bursu 2016 başvuru dosyasına koymaktı. Nitekim final sunumlarına seçildikten sonra da araştırma ve seyahat programımda hiçbir açık nokta bırakmamaya dikkat ettim. Bu oldukça önemli, çünkü sizin gibi hevesle ve heyecanla bir seyahat programı önermiş ilk adımda ortalama 50, sonraki adımda 10 kişi oluyor. Eğer yeterince detaylandıramamış olsaydım veya yapıp yapamayacağıma dair en ufak bir endişem olsaydı, bu güzel fırsatı başkalarının elinden almak istemezdim. Tüm bu başvuru taktiklerinin yanında, işin bir de bu etik kısmı olduğunu fark ediyor insan süreç içinde. Bu size tanınmış güzel bir fırsat oluyor, hakkını vermek gerek.

Bütçe oldukça önemli! Bazı web sitelerinden gideceğiniz şehirle ilgili tüm harcamaları aşağı yukarı öğrenebiliyorsunuz. Harcamalar için Numbeo’yu, konaklama için Booking gibi web sitelerini, ulaşım için Skyscanner, Momondo gibi web sitelerini, blogları ve kent rehberlerini kullanarak ve de Rio de Janeiro’ya daha önce gitmiş kişilere ulaşıp onların tavsiyelerini alarak bir bütçe şeması çıkardım. Zaten sonrası, Arkitera’ya bağlı. Eh bir de öğrenci milleti, malum, ortalama bir bütçeyle de gayet rahat gezilebiliyor.

Arkitera Travel Grant 2017

Sponsored by Geberit, Arkitera Travel Grant 2017 announces its annual theme as:

Theme: The time goes by…

Humankind have always been interested in building timeless architectures.  A building erected thousands of years ago -yet still standing- is a physical indication and evidence of the tremendous effort spent by its patrons, owners, users, builders; to go beyond the human-life and survive for the civilizations as well as centuries to come.

Today, we can trace and learn about ancient civilizations from their remnants; and these surviving remnants are overwhelmingly architectural. By implication, a civilization which constructs the most resilient building also constructs the most timeless history of itself.

From 20th century onwards, architecture, is a profession that defines itself with innovation, forward-motion and thinking; is a practice with close ties to the industrial and technological rapidity. Compared to the pre-industrial world, contemporary architecture has a fundamentally distinct pace of building and unbuilding.

But, how does contemporary architecture establish a relationship with time and timelessness? Does time go by yet still the architecture remain?

This year, we invite you to discuss how the concepts of ‘permanence’ and ‘time’ are embraced or disregarded in the architecture of 20th century and onwards. In this respect, we would like you to decide on a route questioning the influence of time on architecture as well as permanence of/in architecture.

Evaluation Criteria

Grant candidates are expected to prepare itineraries for several places around the world and/or in Turkey.

Travel grant will be given according to the following criteria:

  1. Its contribution to the personal development of the grantee,
  2. Contribution to the enrichment of the subject in all platforms considering the relationship of Arkitera with the subject,
  3. Cost effectiveness of the budget and the efficiency of itinerary for a 10 days trip.

Application Terms

Students of the departments of architecture, urban planning, interior architecture, landscape architecture and environmental design can apply to Arkitera Travel Grant 2017.

Only students who were born between January 1, 1992 and December 31, 1997 can apply.

The following information is essential to the application:

  • Travel plan
  • Travel budget
  • Social media links

Application documents must be sent in PDF format to seyahatbursu@arkitera.com before the application deadline.

Calendar

  • Announcement: 6th February, 2017
  • Deadline for Application: 17th April, 2017
  • Announcement of finalists: 20th of April, 2017
  • Presentations by the finalists: 24-28 April 2017
  • Winner Announcement: 2nd of May, 2017
  • Travel Time: 1 June – 31 July 2017

Arkitera Seyahat Bursu 2017’ye Başvurular Başladı…

Bu yıl Geberit sponsorluğunda düzenlenen ve teması “Zaman Geçer…” olarak belirlenen Seyahat Bursu 2017 için son başvuru tarihi 17 Nisan 2017.

Seyahat Bursu Konusu

Zaman ve mekanda var olan insanoğlunun zamana direnen mekanlar inşa etme hevesi, bugün yüzyıllar öncesinden gelen yapıların karşısında hala heyecan duyabilmemizi sağlıyor. Bin yıllar önce yükselmiş bir yapı, zamanın ötesine geçmek ve kalıcı olmak için insanın verdiği çabanın büyüklüğüne işaret ediyor. Bugün artık yok olmuş medeniyetlerin izini günümüzde ayakta olan yapıları üzerinden sürebiliyoruz. En kalıcı yapıyı inşa eden medeniyet en zamansız hikayenin de sahibi oluyor. Peki hızla ve hep yeni olanla kendini tanımlayan 20.yüzyıl ve sonrasında üretilen mimarlık zamanla nasıl bir ilişki kuruyor? Çağdaş dünyanın hızlı çocukları da ataları gibi zamansızlığa mı göz dikiyorlar? Günümüz mimarlığı da kalıcı olmak mı istiyor? Zaman geçiyor ve mimarlığımız kalıyor mu?

Bu sene Arkitera Seyahat Bursu’nda 20. yüzyıl ve sonrası yapılan yapılarda ‘kalıcılık’ ve ‘zaman’ fikrinin nasıl farklı şekillerde ele alındığına bakıyoruz. Bu bağlamda zamanın mimarlığa etkisini ve mimarlığın kalıcılığını sorgulayan bir rota belirlemenizi istiyoruz. “Zaman Geçer…” temasıyla bu yıl sizleri 20. yüzyıl ve sonrası mimarlığında zamanı ve kalıcılığı sorgulamaya davet ediyoruz.

Değerlendirme Kriterleri

Bursiyer adaylarından, dünyanın ve/veya Türkiye’nin çeşitli yerlerindeki gezi planları hazırlamaları bekleniyor.

Bursiyerin seçilmesinde aşağıdaki kıstaslara dikkat edilecektir:

  1. Bursiyerin bireysel gelişimine katkı sağlamasına.
  2. Arkitera’nın konuyla ilgisi göz önüne alınarak içeriğin tüm platformlarda konunun zenginleştirilmesine sağlayacağı katkı.
  3. Bursiyerin sunacağı bütçenin ekonomik olması ve 10 günü aşmaması değerlendirme kriterlerinden biridir.

Takvim

Arkitera Seyahat Bursu 2017’nin İlanı: 6 Şubat 2017
Son Başvuru Tarihi: 17 Nisan 2017
Finalistlerin Açıklanması: 20 Nisan 2017
Finalistlerin Sunumları:  24-28 Nisan 2017
Kazananın Açıklanması: 2 Mayıs 2017
Seyahat Aralığı: 1 Haziran – 31 Temmuz 2017

Katılım Koşulları

Seyahat Bursu, 1 Ocak 1992 ile 31 Aralık 1997 tarihleri arasında doğan; mimarlık, şehir ve bölge planlama, iç mimarlık, peyzaj mimarlığı ve çevre tasarımı bölümü öğrencileri ve mezunlarının katılımına açıktır.

İstenenler ve Bursiyerlerin Uymakla Hükümlü Olduğu Esaslar

  1. Seyahat Bursu 2017, “Zaman Geçer…” teması ile yapılmaktadır. Tema hakkında kısa bir açıklama metni girişte verilmiştir. Bu temaya uygun olmayan başvurular dikkate alınmayacaktır.
  2. Seyahatin şartnamede belirtilen zamanda yapılması gerekmektedir.
  3. Kazanan bursiyerden üç kademeli bir çalışma beklenmektedir.
    a. Kazanan gezi planını olgunlaştırmak için, seyahat öncesinde yapılacak çalışmalar.
    b. Gezi boyunca yapılacak paylaşımlar.
    c. Gezi sonrasında yapılacak sunum ve raporlamalar.
  4. Bursiyer adayı 24-28 Nisan 2017 tarihleri arasında Arkitera’da yapılacak finalist sunumuna katılmak zorundadır.

Başvuru

Başvurularda aşağıdaki bilgilerin mutlaka bulunması gereklidir:

  1. Seyahat planı
  2. Seyahat bütçesi
  3. Sosyal medya profillerinin linkleri

Başvurular, seyahatbursu@arkitera.com adresine pdf formatında gönderilmelidir.