Teknolojik İlerleme Kamusal Alanı Dönüştürüyor Mu?

İçinde bulunduğumuz dijital çağda mimarideki katılımcı kentsel girişimlerin yol alma biçimleri ile bunun kamusal alana yansımaları; Ondokuz Mayıs Üniversitesi (OMÜ) İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi’nde “siyaset bilimi ve kamu yönetimi” ile Mimarlık Fakültesinde “kent, kültür ve toplum” derslerini alan öğrencilerin bir araya geldiği ortak derste ele alındı.

İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Konferans Salonu’nda gerçekleşen derse; Arkitera Seyahat Bursu’nun kazananı İrem Korkmaz, misafir konuşmacı olarak katıldı.

Ortak derste ayrıca iki dersin yürütücüsü İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi Bölümü Başkanı Prof. Dr. Ahmet Mutlu ile Mimarlık Fakültesi Dr. Öğr. Üyesi Saim Can Beritan da yapmış oldukları yorum ve analizlerle tartışılan konuya katkıda bulundular.

Umarız disiplinler arası bir süreci başlatmış oluruz

Gezginimiz İrem Korkmaz’dan önce söz alan Prof. Dr. Ahmet Mutlu, kentlerin sadece fiziksel boyutlarına odaklanmanın yanlış olduğuna dikkat çekerek “Kentlerin aynı zamanda felsefi, düşünsel, ekonomik, sosyolojik ve elbette mimari boyutları söz konusudur. İşte birden fazla boyutları buluşturabilecek disiplinin yetkilileri ve öğrencilerinin burada olması önem arz ediyor ve dersimiz disiplinler arası bir özellik taşıdığı için de kayda değer. İnşallah disiplinler arası bir süreci bu anlamda başlatmış oluruz ve devamı gelir.” diye konuştu.

San Francisco’da edindiği izlenimler ile kentsel ve mimari perspektifleri görseller eşliğinde katılımcılara sunan İrem Korkmaz, her iki bölüm öğrencilerini de bu kavramlar etrafında tartışmaya katarak dijitalleşmenin beraberinde getirdiği kamusal değişim ve dönüşümü gözler önüne serdi. Misafir konuşmacı Korkmaz, 2 İleri 1 Geri adlandırmasını ise “Bu başlık, farklı bir hareket biçimini ifade ediyor. Negatifi içinde barındırmakla birlikte negatifle kurduğu ilişkiden güç alan, geri dönmekten çekinmeyen ve yönleri tekrar tanımlayan niteliklere sahip.” şeklinde özetledi.

San Francisco kamusal alan açısından sürekli hareket hâlinde olan bir kent

“2 İleri 1 Geri” başlıklı sunumda, kamusal alan tartışmalarında tarihte sürekli özgün bir konuma sahip olmuş Amerika Birleşik Devletleri’ndeki San Francisco kenti üzerinden düşünce ve tahlillerine yer veren Arkitera Seyahat Bursu gezginiİrem Korkmaz, günümüzde San Francisco’nun; farklı kimliklerin ve rollerin çatıştığı, uzlaştığı, dönüştüğü bir kent olarak ön planda olduğunu vurguladı.

“Silikon Vadisi’nde konumlanan her teknoloji devi, bulunduğu şehir yönetimiyle çok sıkı kontak halinde. Örneğin Google bulunduğu Mountain View şehrinde, Facebook ise bulunduğu Palo Alto’da kentsel meselelerde etkin rol oynuyorlar. Firmaların kurumsal kimlikleri de direkt olarak kampüs mimarilerine ve şehirle kurdukları iletişime yansıyor. Bu teknoloji kampüslerinde yaratılan yaşam alanlarında teknolojinin gereklilikleri ve karşılık bulduğu fiziksel mekan arasındaki dönüştürücü ilişkiyi somut bir şekilde gözlemlemek mümkün. “

San Francisco şehrinde kamusal pratiklerin rolü ve görünürlüğüne değinen Korkmaz, tanık olduğu tecrübeleri öğrencilerle paylaşırken sunumunun sonunda öğrencilerin merak ettiği noktalara açıklık getirip sorularını cevapladı.

İrem Korkmaz San Francisco İzlenimlerini Paylaştı

Arkitera Seyahat Bursu’nun bu seneki kazananı İrem Korkmaz San Francisco’ya yaptığı geziye ilişkin gözlemlerini Kayseri, Ankara ve İstanbul’da düzenlenen sunum toplantılarında izleyenlerle paylaştı.

Temmuz ayında Amerika’nın San Francisco kentini deneyimleyen, Geberit sponsorluğundaki 2018 yılı Arkitera Seyahat Bursu kazananı İrem Korkmaz, daha önce Kayseri AGÜ Ünversitesi ve ODTÜ’den yaptığı sunumlardan sonra, 24 Ekim’de de İTÜ Taşkışla Nezih Eldem konferans salonunda, yaptığı seyahatte öğrendiklerini aktardı.

Yıllar yılı farklı kimliklerden grupların hak mücadelelerine tanıklık eden, kamusal alanı sürekli kazanıp kaybetmiş ve özellikle 21’inci yüzyıldaki kentsel (ve daha nice) teknolojilerin öncüsü olmuş San Francisco kentine odaklanan İrem Korkmaz, “2 İleri 1 Geri” başlıklı sunumuna, seyahate başlamadan önce, insanlar ile kuracağı temaslar üzerinden lineer olarak kurguladığı programın vardıktan sonra nasıl bir düğüme dönüştüğünü aktararak başladı.

İrem Korkmaz, Arkitera Seyahat Bursu 2018’in “Ortaklık” teması kapsamında “Bu kentte nasıl bir ortaklık var?” sorusunun cevabını araştırarak başladığı yolculuğunun ilk durağı MoMa San Francisco’dan bahsetti. Kentin P.O.P.S (Özel Mülke Ait Kamusal Alan) alanlarını incelediği bu girişimde, San Francisco’nun farklı toplumsal grupları yüksek rant bölgelerinde bir araya getirme çabalarına dair öznel deneyimlerinden bahsetti.

Sunumuna ikinci durağı olan, ne kamusal ne de sivil olarak adlandırılabilecek, San Francisco için çalışan bir kentsel denetleme kuruluşu olan SPUR ve onun yıllar yılı kentleşmeye olan etkisinden bahsederek devam etti. SPUR’un nasıl da halk ile kentleşme arasında bir arabulucu olarak çalıştığını aktardı.

İrem Korkmaz konuşmasına San Francisco’nun farklı gelir gruplarını barındıran, bambaşka geçmişleri olan çeşitli mahallelerine yaptığı gezi ile devam ederek, kentin sıra dışı çeşitlilikteki sosyal ve kentsel peyzajına dair değerlendirmelerde bulundu.

Arkitera Seyahat Bursu gezgini İrem Korkmaz sunumunu, kentten ayrılmadan önce fotoğrafını çektiği bir reklam panosunda yer alan “Let’s talk about what is possible” (Neler yapabiliriz onu konuşalım) sloganı ile bitirdi. 20’inci yüzyılın son çeyreğinden günümüze, 68 hareketi, silikon vadisi, bugünün ve geleceğin devleri haline gelmiş inovasyon şirketlerinin, nasıl olup da kaynağı olmayı başarmış San Francisco’nun, para veya ilişkileri değil en çok fikirleri önemseyen bir kent olduğundan bahsetti.

İrem Korkmaz’ın sunumuna ait videoya buradan ulaşabilirsiniz.

San Francisco’da bir mimarlık ofisi ziyareti

San Francisco’daki son günümü CMG Peyzaj ve Mimarlık Ofisi’nde ilham verici bir günle tamamladım. Şansım da yaver gitti ve sadece 20 dakikalık bir randevu alabilmişken ofis içi toplantılarına sızıp, ofisin tüm tasarımcılarıyla öğle yemeği yiyip, stajyer mimarlık öğrencileriyle uzunca sohbet edip görüşme için randevulaştığımız peyzaj mimarı Haley Waterson ile uzun uzun konuşma fırsatı buldum.

Dünya tatlısı peyzaj mimarı Haley ya da başka bir deyişle “Rotamı iyi ki insanlar üzerinden kurgulamışım” dedirten ilham verici bir diğer San Francisco’lu.

 

San Francisco’daki ve genel olarak Amerika Birleşik Devletleri’nde mimarlık pratiği ve algısı beni çok şaşırttı. Özellikle mimarların kamusal alanla ilişkilenmemesi, bu işlere net bir şekilde peyzaj mimarlığının alanı olarak bakılması ve mimarlık ile peyzaj mimarlığı arasında net bir çizgi çizilmesi benim için ilginçti. Konuştuğum öğrenciler ve tasarımcıların ortaklaştığı konu ise Amerika’da mimarların rolünün bazı tekil örnekler dışında ranta hizmet etmek olduğuydu. Bu ülkede mimarlar çok kazanıyor ve çok kazandırıyor. Böyle bir sistemin parçası olmak isteyenler, bu motivasyonla mimarlık okuyor; rant peşinde olanlar mimarlarla işbirlikleri kuruyor. Örneğin; CMG’de 8 haftadır staj yapan California Üniversitesi mimarlık 3. sınıf öğrencisi Maria, sınıflarında kamusal alan üzerine düşünüp taşınan tek kişinin kendisi olduğunu söyledi: “Katılımcı tasarım ve demokratik kamusal alan gibi konular okuldaki tasarım stüdyolarında pek ilgi görmüyor. Ben bu konu üzerine yoğunlaşmayı seçtiğimde de herkes zamanımı neden böyle şeylerle boşa harcadığımı, etkileyici görseller üretecek zamanım kalmayacağını söylemişti.” Maria’nın Öğrenciler arasında her zaman öncelik, öne çıkmak, sınıfın en gözde projesi seçilmek. Muhtemelen “starchitect / yıldız mimar” kavramı da bu anlayışla türemiş durumda.

 

Stajyer mimarlık öğrencileriyle sohbetimiz empati kurabilmek açısından çok verimliydi. Konu tabi döndü dolaştı; seyahatim boyunca karşıma çıkan erişilebilir konut sorunu ve eşitsizliğe geldi. UC Berkeley Peyzaj mimarlığı öğrencisi Arturu, California Üniversitesi mimarlık bölümünden Maria ve şehir kolejinde mimarlık okuyan Jess, göçmen arkaplanları nedeniyle de bu konuda oldukça hassaslardı. Farklı ekolleri ve disiplinleri temsil etmeleri açısından da çok ilginç bakış açıları kazandırdılar bana. Bir mahalleye zenci bir aile taşındığında tüm mahallede ev fiyatlarının düştüğünden, zaten yerinden edilmiş Afroamerikanlar’ın yeni yerleştiği semtlerin de tekrar mutenalaştırılması ve burada yaşayanların iyice uzak yerlere göç ettirilmelerinden bahsettiler. Önceki günlerde konuştuğum aktivistlerin ve Silikon Vadisi çalışanlarının konu ile ilgili görüşlerini aktardığımda ise problemin asıl kaynağı olarak San Francisco’nun değişmeyen yönetmeliklerini gösterdiler. Plazaların bulunduğu Financial District dışında her yerde evler 2 katlı ve her yapıya bir kat daha eklense tüm problemin ortadan kalkacağına işaret ettiler.

Böyle bir öneri çok ilginç bir tipoloji de doğurabilir; ama kısa vadede mümkün görünmüyor. Aslında San Francisco’nun bu konuda da attığı “iki ileri” bir adım var. Yeni yapılan her konut binasının %35’i erişilebilir fiyatlara satılmak zorunda. Ama bu düzenleme pratikte pek işe yaramıyor; çünkü yeterli sayıda konut binası da inşa edilmiyor. Ofis binalarının kira getirisi çok daha fazla olduğu için belediye ve yatırımcılar ofis binalarına yüklenmiş durumdalar. Bu da problemi daha da vahimleştiriyor; çünkü bir ofis demek, o ofiste çalışan kişi sayısı kadar konut açığı demek.

 

                    

CMG, San Francisco’da kamusal alanı bir politik ve sosyal soru olarak yaklaşan tek ofis, şimdilik. Bu tutumlarını tasarımın her aşamasında da koruyorlar. Kendi aralarındaki toplantılarda da en çok üzerinde durulan nokta dayatmacı olmadan veya teknokratik çıkmazlara girmeden halkı nasıl tasarım sürecine dahil edebilecekleri konusu. Bir şey çizip beğenip beğenmediklerini sormak katılımcı bir süreç tariflemiyor ve bunun çok farkındalar. Halkla gerçekleştirdikleri görüşmelerden önce seçtikleri kelimeler, kullandıkları görseller, giydikleri kıyafetler gibi birçok detay üzerinde incelikle çalışıyorlar ve her aşamadan sonra aldıkları geribildirimleri ofiste diğer çalışma arkadaşlarıyla paylaşıyorlar. Örneğin benim katıldığım toplantıda bir grup proje tanıtımlarında “ağaç” görseli kullanılmaması gerektiğinden bahsediyorlardı. Çünkü proje görsellerinde kullanılan ağaç, düşük gelir grupları arasında yaşadıkları yerin bu proje ile birlikte daha kaliteli yaşam şartları sunacağına, dolayısıyla kendilerinin yerlerinden edileceklerine işaret olarak algılanıyormuş ve tepki çekiyormuş. Bu tip detayları kitaplardan veya internetten bulmak imkansız. Bu nedenle CMG’nin tasarımcıları proje süreçlerinin büyük bir bölümünü proje alanındaki halkla geçiriyorlar. İlk adımları güven oluşturmak. Projenin kendisinden bahsetmeden önce çalışacakları mahallelere defalarca gidip insan ilişkileri kuruyorlar. Proje ve tasarım güven ortamı sağlandıktan ve sağlamlaştırıldıktan sonra başlıyor. Atölye çalışmalarıyla, yürüyüşlerle, akşam birkaç bira eşliğinde ve aylarca süren süreçlerle hedef kitlelerini tanıyorlar, sorunlarını ve bakış açılarını analiz ediyorlar, proje alanını orada yaşayanların gözünden algılıyorlar ve tasarımcı içgüdüleriyle değil; halktan aldıkları dönüşlerin “öz değerini çıkararak” müdahalelelerini geliştiriyorlar.

 

CMG ofisinin kendi ortamı da kurumsal profillerine paralel. Bir mağaza gibi sokak kotundan kolayca ulaşabildiğiniz, sizi kocaman samimi bir yemek masasıyla karşılayan ama ardında onlarca proje masasının üzerinde arı gibi çalışan 40 tasarımcıyı izleyebildiğiniz büyük bir hangar. Ofisin ortakları da stayjerleri de sürekli çalışıyorlar, tartışıyorlar, şakalaşıyorlar. Bana CMG’de geçirdiğim zaman kendimi çok iyi hissettirdi ve profesyonel hayatta ideallerini kaybetmeden var olmak konusunda çok ilham verdi. Röportajımızın orijinal video kaydına IGTV’den, Türkçe metnine ise arkitera.com üzerinden çok yakında ulaşabileceksiniz. Bu nedenle burada çok detaylı olarak bahsetmek istemedim. Bunun yerine bu yazıda  ABD’deki mimarlık eğitimi ve çalışma şartları üzerine öğrendiklerimi, ofis atmosferini ve konuştuğum insanları aktarmaya çalıştım olabildiğince. Sırada tüm seyahatimi özetleyen bir kapanış metni var.

 

 

San Francisco’nun “Karşı”sı: Karşısında Durarak Ortaklaşabilir miyiz?

San Francisco için karşı-kültür akımlarının anavatanı demek çok da abartı olmaz sanırım. Vietnam Savaşı’na karşı tepkilerle doğan ’68 kuşağı ve hippie akımı, Black Panther Party, Diggers hareketi, Harvey Milk ve Queer devrimi derken seyir değiştiren çoğu sosyal hareketin San Francisco menşeli olduğunu görüyoruz. Günümüzde ise inovasyon ve girişimcilik ekosisteminin başkenti. Bu, peki nereye kadar bir coğrafi tesadüf?

San Francisco’nun körfez bölgesinde oluşunun, dolayısıyla kolay erişilebilmesi ve yıllar boyunca hep göç almasının bunda etkisi çok büyük elbette. Afrika’dan en yoğun göç alan, Amerika’daki en büyük Chinatown’a ve Çinli nüfusuna sahip olan kent olması bu durumla açıklanabilir. Ülkenin en iyi üniversitelerinden Stanford, UC Berkeley, UCLA gibi kurumların etki alanları ile de birleşince çokseslilik ve liberallik şehrin sabit dinamikleri haline gelmiş.  Ben özellikle bu durumun genç kuşaktaki ve üniversitelerdeki yansımalarını öğrenmek için UC Berkeley’de geçtiğimiz yıl “California Countercultures” adı altında 20. yüzyıl karşı-kültür hareketlerini ve etkilerini inceleyen bir ders alan Nishali ve Maya’dan destek aldım.

Konuya Berkeley ve ’68 hareketinin çıkışıyla başladık. Bir grup Berkeley öğrencisinin okulda Vietnam Savaşı’nı protesto etmesiyle başlayan ve tüm dünyaya yayılan bir akım haline gelen Hippie kültürü, Berkeley Üniversitesi’nin imzası haline gelmiş. Günümüzde de Berkeley birçok öğrenci protestosunun örgütlenebildiği, kampüste polisin eksik olmadığı, öğretim görevlilerinin de bu protestolara katılımı cesaretlendirdiği ortamını koruyor. Güzel olan tarafı, protestocuların da polisin de şiddete kolay kolay başvurmaması. Çok ekstrem durumlarda polis müdahalesi olsa bile bu müdahale ne protestoların içeriğine dair, ne de eğitimi aksatacak şekilde. Şu sıralar en hararetli tartışma konusu katlanarak artan üniversite öğrenci payları. İkinci favori ise başkanlık ve yeniden seçim tartışmaları.

Nishali bir yandan karşı-kültürün ticarileştirilmiş olmasına da dikkat çekiyor. Saykedelik t-shirtlerin veya organik kahvelerin onlarca dolara satıldığı, hippie kültürü kadar hipster kültürünün de kalesi San Francisco. Fakat tartışma içeriklerine baktığımızda artık “light” bir karşı-kültür görsek de, ben gözlemlerime göre bu kültürel mirası yaşam biçimleriyle aktardıklarını düşünüyorum. Böyle deyince tabi akla “bütün gün cafelerde matcha latte içip start-up’ları için ne kadar sermayeleri olduğunu konuşan yeniyetme girişimcilerin nesi karşı-kültür?” sorusu gelebilir haklı olarak. Ama bence bu girişimcilik ekosistemi bile toplumsal umutsuzluğun kader haline geldiği günümüz için sıkı bir karşı duruş. Hatta “durmak” artık çağımız için yeterli değil; bu bir “karşı-yapış”. Ve ne tesadüf ki, ulaşımın seyrini değiştiren Uber ve Lyft de, turizm anlayışının seyrini değiştiren Airbnb de, yeni bir organımız haline gelen Instagram da yine aynı sokaklarda doğuyor. Tabi ki, girişimcilik ve start-upları romantikleştirecek, “dünyayı bu gençler kurtaracak” kıvamına gelecek değilim; ama 50’lerde, 60’larda bu sokaklarda üretilen ortaklık tanımlarının günümüzde dijital uygulamalar ile üretilen ortaklık tanımlarıyla aynı geni taşıdığını hissediyorum. Bu şehirde kimle tanışsam kendi yaşamımızı ve yaşadığımız dünyayı değiştirebilecek gücümüz olduğuna olan inancımı diriltti, enerjimi yükseltti ve beni artık kanıksadığımız memnuniyetsizlik halinden aksiyon alma haline geçirdi.

“San Francisco vs. New York” veya “West Coast vs. East Coast” tartışmalarının klasik argümanlarından biri şu: New York ve Doğu Yakası’nda hakim olan “eski paraya” karşın San Francisco’nun “yeni parayı”, yani aileden kalmayan, insanların kendi fikirleriyle ve girişimleriyle kazanarak elde ettikleri sermayeyi simgeliyor. Fakirinden zenginine, ana akımından radikaline, azınlığından çoğunluğuna herkes kendi doğruları için bir şeyler yapmanın peşinde bu şehirde. Kimi zaman caddelerdeki palmiyelerin “buraya özgü bitki örtüsü palmiye değil” diyerek sökülmesi için orgütler kurduracak kadar hatta. Bu enerjiyi  bir market kasasında gününün nasıl geçtiğini sormadan işlem yapmayan kasiyer de, Silikon Vadisi’nde çalışan yazılım mühendisi de, Grace Katedrali’nde katıldığım halka açık bir yoga seansında tanıştığım fakir öğrencilere öğretmenlik formasyonu veren bir göçmen de eşit derecede taşıyor. Belki bir final yazısında ya da Eylül ayında gerçekleştireceğimiz üniversite sunumlarında bende kalan izleri daha detaylı açıklayabilirim; ama San Francisco seyahatimden sonra ben, bu çağda karşı-kültürün bu formda da var olabileceğine inandım. Ve gerek kendi hayatımda, gerekse çevremde gördüğüm şikayet ve memnuniyetsizliklere yeni bir frekanstan bakmaya ve karşılarında durmaya karar verdim.

nokta-com-şehirler

San Francisco rotasını sunarken bana ilk ilham veren şeylerden biri Alexandra Lange’in “Silikon Vadisi Şehirciliği” makalesiydi. Gayet eleştirel bir dille yazılmış, teknoloji kampüslerinin kamusal alanımıza saldırma niyetinde olduğunu, bu kampüslerin klasik şehri demode gördüğünü ama yine kendi içlerinde klasik şehir yapısını oluşturmaya çalıştığını savunan bu metni okuduktan sonra burayı hiç sevmeyeceğime emin olarak 2 saatlik bir tren yolculuğu sonucunda Silikon Vadisi’ne vardım. Tabi bir de günlerdir görüştüğüm kişiler tarafından aktarılan “çok kazanan techie’ler San Francisco’yu ele geçiriyor” mesajını da yanımda taşımıştım. Ve plot twist: canavar değillermiş!

Google’ın kampüsüne yaklaştığımı yolları dolduran turist otobüsleri sayesinde anladım. Teknoloji kampüslerinin bir müze gibi turistlerle dolup taşması bence bize şehir hayatının geleceğiyle ilgili çok ilginç şeyler söylüyor. Ben sanırım seyahatim boyunca en yoğun turisti Googleplex’te gördüm. Çin’den gelen okulların bile gezi düzenlediği, hediyelik eşya dükkanlarının dolup taştığı bir kampüs burası. Ziyaretçilerin girebildiği alanlar çok kısıtlı olsa da zaten Android heykeliyle fotoğraf çektirmek, büyük G heykelini bulmak, kaydıraklı lobiyi görmek, biraz da hediyelik eşya dükkanında alışveriş yapmaktan fazla beklentileri yok. Ben ziyaretçisi olduğum Egemen ve arabanın anahatarlarını almak için ofisine uğradığımız Sarah sayesinde kafamı biraz daha fazla yere sokabildim.

Google’daki çalışma ortamı çok farklı mekansal örnekler sunuyor. Benim en ilgimi çeken, çalışanlar arasında da en popüler olduğunu duyduğum yürüyüş toplantıları. Koridorlarda 2’li 3’lü grupları kampüsü turlayarak toplantı halinde görmek mümkün. Böylece hem telefonlarındaki sağlık uygulamalarının günlük adım hedeflerini tutturuyorlar hem de üretken kalıyorlar. Bir de bunun bisikletli versiyonu var ama o daha çok fantastik bir mit olsun diye üretilmiş.

Çoğu zaman çalışanların ofiste olmaları bile gerekli değil; dizüstü bilgisayarlarını yanlarında bulundurmaları yeterli. Mesela bizim gezimiz boyunca Egemen’in 3 ayrı toplantısı oldu. Birini juice bar’da, birini kafeteryalardan birinde birini ise bahçede plaj voleybolu sahasında Google Hangouts üzerinden gerçekleştirdi. Bu esnek koşullarda da Google bir ofis masasından çok çalışanların rahat edebilecekleri farklı mekanlar sunmaya odaklanmış. Açık havada ağaçların altında da, bir uyku odasında da, ses sönümleyen odalarda da, koridorda yürüyerek çalışmak da mümkün.

      

Google etrafta gördüğü boş bulduğu araziyi kapıyor, sahip olduğu binalarda da mütemadiyen renovasyon işleri yürütüyor. Bu işlerden sorumlu bir mimari tasarım/planlama departmanları varmış. Çalışanlara en konforlu ve verimli çalışma ortamını sunmak, onları hep enerjik tutmak ve Google’da çalışmayı onlar için hep ilgi çekici kılmak için sürekli yeni projeler üretiyorlar. Bu departmana kısaca REWS deniyor, Real Estate and Workplace Services’in kısaltması olarak. Bence yeni mezunlar için çok iyi bir kariyer fırsatı olabilir!

San Francisco’daki gibi burada da inşaat kararı en zor alınan kararlardan biri belediye tarafından. Örneğin Googleplex’in hemen yanındaki büyük arazide Google’ın 2005’ten beri ettiği mücadeleler sonunda inşaat izni yeni alınmış. (BIG ve Heatherwick’in tasarladığı bu yeni projeye şuradan göz atabilirsiniz:  https://www.dezeen.com/2016/03/15/big-bjarke-ingels-thomas-heatherwick-studio-new-google-campus-design-charleston-east-mountain-view-california/ )

İnşaat izninin bu kadar zor verilmesinin sebebi ise bu arazinin baykuşlar tarafından sık kulanılan bir yer olması. Sarah histeriyle “belediyenin farkındalığı burada hep kısa süreli” diyor: “Birkaç baykuşun sık uğradığı bir bataklığı savunarak doğayı kurtardıklarını düşünenler o arazinin ihtiyaca yönelik bir ofis olarak tasarlandığında çalışanların daha az yolculuk etmesi sayesinde azaltacağı CO2salınımı, daha az benzin kullanımı gibi katkıları hesaba katmıyor” diyor.

Sabahları San Francisco’dan Mountain View’a ulaşmak 45 dakikadan 2.5 saate kadar çıkabiliyor. Bu nedenle Google, çalışanlarının ihtiyaçlarını olabildiğince ofislerde karşılaması için uğraşıyor. Bir Google çalışanının doktoru da, masaj salonu da, sineması da, konser salonu, spor salonu hepsi bu kampüste mevcut. Diğer Googler’larla kurdukları koşu grupları, hobi grupları vs. gibi etkinliklerle de çalışma saatleri dışında da etkileşim halindeler. Örneğin beni gezdiren satış departmanında çalışan Egemen birkaç yıldır diğer Googler’lara çimlerde yoga dersleri veriyor. Yoga eğitmenliği programının masraflarının bir kısmını da Google karşılamış. Google’ın çalışanlarına sunduğu bir diğer imkan da kendilerini geliştirmek için eğitimlerine verdiği destek. Eskiden sadece meslekleri ile ilgili eğitimlerin tümünü karşılarken artık tüm alanlarda destek vermeye başlamış. Meslekleriyle direkt olarak ilgili bir konuysa (örneğin yüksek lisans eğitimi, dil eğitimi vs.) masrafların 2/3’sini, meslekleriyle direkt ilgili olmayan eğitimlerin (yemek yapma kursları,  ise 1/3’ini karşılıyor. Ama bu meslekleriyle ilgili olduğu kanısını herkesin kendi proje lideri karar verdiği için oldukça esnek.

Google’da 10 yılı aşkın bir süredir yazılım mühendisi olarak çalışan Sarah’nın söylediklerine göre her teknoloji devi, bulunduğu şehir yönetimiyle çok sıkı kontak halinde. Örneğin Google bulunduğu Mountain View şehrinde, Facebook ise bulunduğu Palo Alto’da kentsel meselelerde etkin rol oynuyorlar. Firmaların kurumsal kimlikleri de direkt olarak kampüs mimarilerine ve şehirle kurdukları iletişime yansıyor. Apple tamamen içine dönük ve güvenlik önlemleri en üst derecede bir görüntü sergilerken Facebook “hacker şıklığı” imajını besliyor; sofistike bir “garaj” ambiyansı peşinde. Google’ın mimarisi ise aynı arama motoru tasarımı gibi: pragmatik, renkli ve çeşitli.

Sarah ve Osman’ın akşam yemeği misafirleri olurken onlarla önceki günlerde Silikon Vadisi çalışanları ve sebep oldukları erişilebilir konut problemini konuşuyoruz. “San Francisco’da ev sahibi olan insanların çok büyük kısmı zaten halihazırda zengin beyazlar ve ev değerlerinin artışının bir numaralı destekçileri. Kimse 5 milyon dolarlık evini başkaları da şehir merkezinde otursun diye 3 milyon dolara düşmesini istemiyor” diyor Sarah. “Konut rezervini arttırabilecek kararlar Amerikan vatandaşlarının fikirleriyle yönlendiriliyor ve bu ev sahipleri genelde atılmak istenen adımların karşısında duruyorlar. Ev bulma problemi yaşayan kişiler ise ister Silikon Vadisi çalışanları olsun, ister başkaları, çoğunlukla göçmenler. Yani gerekli oylamalarda veya konut sorununun yasal mercilere taşınmasını sağlayacak tartışmalarda söz hakkı yok. Ya da düşük gelirli insanlar ve tüm vakitlerini biraz daha para kazanabilmek için çalışarak harcadıkları için bu konuyu takip edecek zamanları bile kalmıyor.” diye açıklıyorlar.

Bu günlerdir sivil inisiyatifler ve planlama oluşumları ile kurduğum diyalogdan çok daha farklı bir bakış açısı. Soruna farklı noktalarından yaklaşınca doğal olarak yeni perspektifler kazanmak mümkün oluyor.

Ulaşım Ağı Bize Kent Hakkında Ne Söyler?

Bugün biraz San Francisco’nun ulaşım ağı üzerine gözlemlerimden bahsetmek istiyorum. Günde ortalama 17 km yürüyüp, gün sonlarında da ölüp hostele dönmek için metro, otobüs ve uber ağını denedikten sonra ve dün de 32 kilometrelik bir bisiklet rotasını sürdükten sonra bu konu üzerine yazmak için sanırım hazırım.

Paylaşımlı bisiklet sisteminin kente entegre etmek üzerine çalışan ulaşım mühendisi Benjamin Wright’la kuzey sahil şeridini takip eden bisiklet rotasıyla Golden Gate Köprüsü’ne, ardından köprünün diğer tarafındaki zengin kasabası Sausalito’ya giden bir bisiklet yolculuğu yaptık. Gidiş dönüş 32 km sürdü. Yol boyunca Benjamin ile, ulaşım ağının tasarlanış biçiminin kentteki yaşamı ve etkileşimi nasıl etkilediği üzerine konuştuk. Benim özellikle en çok merak ettiğim nokta Uber gibi alternatif ulaşım sistemlerinin şehirdeki etkileşimi ve şehir yaşamı algısını nasıl değiştirdiği yönündeydi. Bu sohbeti de podcast şeklinde yayınlamaya çalışacağım önümüzdeki günlerde.

Uber konusunu biraz açmak gerekirse San Francisco’da çıkması hiç şaşırtıcı değil. Çünkü şehirdeki tramvay ve otobüsle ulaşım o kadar yavaş ve aksak ki yürüyerek gitmek her zaman daha mantıklı kalıyor. Üstelik paylaşımlı yolculuklarla bazen toplu taşımadan daha ucuza getirebiliyorsunuz yolculuğunuzu. Bu paylaşımlı yolculuklar, yolcuya yansıdığı kadarıyla aslında bizdeki minibüs/dolmuş hattına benzer bir deneyim sunuyor diyebiliriz, ama önemli bir farkla. Uber ne bir araba ne de sürücüye sahip. Bu nedenle ne Uber, ne de sürücüler yolculuğunuzda bizdeki minibüsçüler kadar otoriter bir role sahip değil. Hizmeti sağlayan tüm paydaşlar birbirinden belli bir mesafeyle ayrılıyor ve hizmetin kalitesi bu mesafenin korunmasıyla sağlanıyor benim gözlemime göre.

Uber, kamusal alan ve mimarlık tartışmaları açısından devrimsel bir öneme sahip bence. Yeni yöneticilerinin de eski bir mimar olması çok anlaşılır bu nedenle. San Francisco’da “small talk” nezaket gereği olarak görülüyor. Müzede bilet alırken bile önce hal hatır sorup kısa bir sohbetten sonra işleme başlanıyor. Uber şoförleriyle ve diğer yolcularla sohbetler de bu nedenle yolculuğun temel bir parçası. Bu durum, yani özellikle anonim insanların eşit bir hizmet aldıkları sırada birbirleriyle etkileşime geçmesi, fikir alışverişinde bulunması ve ayrılması düşünüldüğünden daha büyük bir etki alanına sahip. Uber şoförleriyle yaptığım sohbetler sonucunda ben de bu sohbetlerin gazetelerde köşe yazılarını, akademik tezlerini, yeni hobilerin yayılmasını, ürün tanıtımlarını ve bunlar gibi birçok farklı konuyu etkilediğini öğrendim. Bu açıdan bakılacak olursa Uber, Twitter ve Facebook’un yaratttığı sosyal medya gücünün fizikselleşerek daha da güçlendiği bir mekanizma olarak görülebilir.

Türkiye’de olan Uber servisine denk gelen seçim Uber XL Black, ve San Francisco’da sunulan en pahalı servislerinden beri. Bunun dışında Express Pool, Pool, UberX, engelliler ve yaşlılar için UberAsist ve tekerlekli sandalye uyumlu WAV, En yaygın kullanılanı ExpressPool. Farklı varış noktalarına ama aynı yöne giden yolcular eşleştiriliyor ve şehir merkezinde kişi başı 2-3 dolara hizmet sağlanıyor. Bunun dışında eve yemek servisi, express dondurma servisi gibi  hizmetlerle başka mecraların ekmeğine de göz dikmiş durumda Uber.

Uber dışında temel toplu taşıma araçları BART ve MUNI ağları. BART raylı sistem, MUNI ise içinde metro ağının bir kısmını barındırmakla birlikte tramvay ve otobüsleri de kapsıyor. Dediğim gibi, MUNI pek dakik ve verimli değil böyle hızlı akan bir şehirde. Alternatif olarak bir paylaşımlı bisiklet ağı Ford’un desteğiyle özellikle Financial District denen plaza bölgesinde yaygınlaştırılıyor. Bu bisiklet hizmeti 45 dakikalık yolculuklarla limitli yalnız. 45 dakikadan sonra 15 dakikalık bir aradan sonra tekrar hesabınızı aktifleştirebiliyorsunuz.

North Beach semtinde mimarlık kitapları satan bir kitapçıda kitapları karıştırırken San Francisco’nun inişli çıkışlı topografyasına nasıl klasik Amerikan şehirlerinin gridal sisteminin uygulandığından bahseden bir kitap buldum. Önce yükseklik eğrilerine göre bir formül geliştirmeye çalışmışlar ama özet olarak çözümü gridi topografyaya oturtarak bulmuşlar. Şehrin büyük bir kısımında sokaklar ve caddeler bir satranç tahtası gibi isimlendirilmiş. Bir yöndeki sokaklar ardışık sayılarla, diğer taraf ise alfabetik sırayla isimlendirilmiş; art arda Anza St, Balboa St, Cabrillo Sti. gibi gidiyor. Adresler de hangi iki sokak kesişiyorsa o ikisinin adıyla veriliyor.

Burada hem saat farkı nedeniyle hem de seyahat temposu nedeniyle çözümlemelerimi aktarmak ve sosyal medya paylaşımları yapmak tahmin ettiğimden daha zorlu oluyor malesef. Yine de her fırsatımı yazarak ve paylaşarak kullanmaya gayret ediyorum. Fırsat buldukça burada yayınladığım yazılara da daha çok fotoğrafla zenginleştireceğim. O yüzden gecikmeler için özür dilerim!

San Francisco’nun Kazananları ve Kaybedenleri

San Francisco’da ikinci günümde rotamda San Francisco’ya altın aramak için gelen Latinlerin yerleştiği Mission, Harvey Milk’le görünürleşen dünyada sosyal eşitsizliğe karşı direncin sembolü haline gelen Castro bölgesi, sürpriz olarak karşıma çıkan San Francisco’nun Kreuzberg’i Hayes Valley, son model mutenalaştırma projelerinden South of Market ve o kadar yürüdüm bari Painted Ladies’i de göreyim diye tırmandığım Fillmore bölgesi vardı. “Konuşkan rotam”da ise sokakları şehirde yaşayanlar arasında ortak bir payda olarak gören ve bu yolla ayrımcılığı ve eşitsizliği gidermek için çalışan Livable City ile görüştüm.

Livable City’nin ofislerinin de bulunduğu South of Market, kader olarak da karakter olarak da -daha büyük binalardan ve daha geniş caddelerden oluşmasına rağmen- Karaköy’ü anımsattı bana. Endüstriyel Mission Limanı’na yakın bu bölge, eskiden çevredeki binalar depo veya imalathane gibi amaçlarla kullanılırken artık el değiştirip dans stüdyolarının, mimarlık ofislerinin bulunduğu, “duyarlı” matcha lattelerin satıldığı hip bir merkeze dönüşmeye başlamış. Livable City’nin ofisi ise ironik bir biçimde karşı durduğu akımların merkezinde, bir depo binasının üst katında iki pilates stüdyosunun arasında bulunuyor.


Livable City’nin misyonu aslında isminden belli: yaşanabilir bir kent. Dün görüştüğüm SPUR gibi, Livable City’nin de en çok üzerinde durduğu sorun erişilebilir konut problemi ve kentte eşitsizlik. Sunday Streets adındaki programları ile birlikte, her ay başka bir semtte, bir sokağı trafiğe kapatıp semt sakinlerinin, yoldan geçenlerin, oyun oynamak isteyenlerin, fikrini paylaşmak isteyenlerin, sanatını tanıtmak isteyenlerin bir araya geldiği bir ortaklaşma mekanı oluşturuyorlar. Arabalardan arındırılan sokak, bizim günlük algımızdan ve deneyimimizden çok farklı; hem fiziksel mesafeler ve oranlar açısından, hem de sokağın bir kamusal alan olarak tekrar ele alınması açısından.

Bu tabi düşünüldüğü kadar basit bir iş değil; aylar öncesinden başlayan bir hazırlık gerekiyor. En uygun sokağın ve zamanın seçilmesi, mahallelinin örgütlenmesi, yolların kapatılması için gerekli izinlerin alınması, kapatılan yollara alternatif güzergahlar sunulması, semt sakinlerinin tek tek kapısını çalarak bilgilendirmek, etkinlikte sergi açmak/performans sergilemek isteyen kişileri organize etmek gibi birçok detay gerektiriyor.

Ben dürüst olmak gerekirse bu organizasyonu ilk gördüğümde “tuzu-kuru-gelişmiş-ülke-işi” demiştim içimden. Haksızlık etmişim. İletişim direktörleri Mary’le tanışmadan önce San Francisco’nun en büyük gündeminin adaletsizlik olduğunu ve halk arasında bu denli bir sürtüşmeye sebep olduğunu bilmiyordum. Gerek gittikçe devleşen teknoloji sektörünün çalışanlarına karşı eski San Franciscolular arasında, gerek eyalet yönetimi ve halk arasında, halk ve Trump arasında… San Francisco, dünyanın en başarılı firmalarının ve dünyanın en çok kazananlarının bulunduğu yer; ama tabi ki bu paranın homojen şekilde dağıldığı anlamına gelmiyor. Bu kadar çok firmanın bulunması matematiksel olarak iş imkanlarını arttırsa da iş pozisyonları sadece belli bir stereotipe yönelik: üst düzey eğitimli yazılım mühendisleri, kullanıcı deneyimi uzmanları vs. Bu durum özellikle 2000’lerin başında patlayan dot-com furyasının tırmandırdığı gelir dağılımı ve erişilebilir konut probleminin çıktığı nokta: şehirde ultra yüksek gelirli kişi sayısı artarken konut fiyatları ve yaşam pahası da bu düzeye göre güncelleniyor. Hayatını normal düzeyde devam ettiren halk ise gün geçtikçe yaşam alanını kaybediyor. Eskiden beri yaşadıkları orta sınıf mahalleler artan talep nedeniyle dünyanın en pahalı semtleri haline geliyor ve mutenalaşıyor. Mary, teknoloji sektöründe çalışanları San Francisco’nun kazananları olarak adlandırıyor bu nedenle. Düşük gelir grubu ise hepten kaybetmiş durumda. Dünyanın en çok kazanan teknoloji firmalarının çalışanlarıyla aynı şehirde var olmaya çalışmaları mümkün değil; o yüzden herkes kendine bir köşe tutmuş; o bölge içinde kendi kurallarıyla oynuyor.

Finans merkezinden yaklaşık 10 dakikalık bir mesafede yer alan Mission Bölgesi bu durumun en belirgin olduğu yer. Art arda sıralanmış Uber, Twitter, Airbnb gibi şirketlerinin ofislerini geçtikten biraz sonra kendinizi bir anda sefaletin içinde buluyorsunuz. Sokakta yere çalıntı ya da buluntu malların satıldığı işporta tezgahları, sayısız evsiz çadırı, sokakta gezinen çok sayıda aklını yitirmiş düşkün bu bölgede özerk bir doku oluşturmuş durumda. Ama aslında Mission Bölgesi bile kendi içinde mutenalaşma katmanlarını içeriyor. Özellikle Dolores Parkı’ndan Castro’ya doğru devam eden bölgeye yaklaştıkça yoksulluk ve düşkünlük görünmez oluyor; sokaktaki çoğunluk orta sınıf liberaller, turistler ve öğrencilere devrediliyor.

Mission bölgesi aslında adını, 1800’lü yıllarda bölgeye altın aramak amacıyla akın eden İspanyol misyonerlerden almış. 1960’larda ve  70’lerde Chicano / Latino nüfusuna ek olarak LGBTQ ve biraz daha orta sınıf genç insanlar taşınmış bölgeye. 1980’lerin başında Valencia Caddesi hattı The Offs, The Avengers, Dead Kennedys, Flipper ve The Offensive, The Deaf Club gibi çeşitli kulüpleri içeren canlı bir punk hayatına sahipmiş. 1980’lerde ve 1990’larda, Orta Asya, Güney Amerika, Orta Doğu ve hatta Filipinler ve eski Yugoslavya’dan gelen göçmen ve mülteci akınıyla ise semt iyice kozmopolitleşmiş.

  

Bu çeşitlilik kendini sokaklarda graffiti yoluyla haykırıyor. Hemen hemen kesintisiz devam eden graffitiler bölgenin ikonikleşmesine ve turistik merkez haline gelmesine sebep olmuş. Bu çeşitliliğin bir diğer doğal sonucu da şu an şehrin en iyi dünya mutfağı restoranlarının burada olması. Muhtemelen bu bölge de “hipleşme” dönemini tamamladığında tamamen zenginlere devrolacak ve bölgede yaşayan düşük gelir grubu gitgide periferiye taşınacak.

Şimdilik burada durup yazıma ara veriyorum. Siz bu arada Livable City röportajının kaydını @seyahatbursu‘nun IGTV kanalından seyredebilirsiniz.

Güneş’in Peşinden San Francisco’ya Doğru

Perşembe sabahı saat 6’da havaalanına geldiğimde uçuşumun iptal olduğunu öğrenmemle başladı San Francisco maceram. Londra aktarmalı uçuşum Londra’daki kulenin acil bir durum yüzünden tahliye edilmesi nedeniyle iptal edilmişti ve bu nedenle beni THY’nin direkt uçuşuna yönlendirdiler. Stresli ama şanslı bir başlangıç oldu ve bu sayede dünya gözüyle kuzey kutup dairesini görme fırsatını yakaladım.

Güneş’in rotasını takip ederek önce kuzeye, kuzey kutbuna ve oradan tekrar aşağıya, San Francisco’ya uçtuk. 13 saatlik bir yolculuğun sonunda, hep Güneş ama yola çıktığımız yerel saatten 3 saat sonra San Francisco’ya vardık.

Sabah şehir neye benziyor diye bir yürüyüşle başladım. Kaldığım hostel şehrin merkezindeki Union Square’de. İstiklal Caddesi’nin plazalı versiyonu denebilir. Hep büyük alışveriş mağazaları olduğu için bölgenin canlılılığı da bu mağazaların açık olduğu saatlerle orantılı. Sabah 10’a kadar ortalık sakin, Apple Store’un önündeki sabırsız kuyruk hariç…

10 dakikalık bir yürüyüşün ardından ilk durağım SF Modern Sanatlar Müzesi. Burası yazımın devamında daha detaylı olarak bahsedeceğim POPOS ve 1% Art programı gözlemlerimin de başladığı yer oldu. Müzenin yan girişinden girilen bir alanda Richard Serra’nın Sequence adlı devasa enstalasyonu halka açık olarak sergileniyor. Aynı zamanda iç mekanda vakit geçirilebilecek amfi benzeri kullanışlı bir alan var. Burası müzenin çalışma saatleri boyunca açık. Gözlemlediğim kadarıyla burası öğle yemeğini paket alıp yemek için oldukça popüler bir alan. Müze koleksiyonunun ilk parçası ve belkide en değerlilerinden biri olan Sequence’in de ücretsiz olarak halka sunulması kente güzel bir jest olmuş.



Müzenin koleksiyonundan kısaca bahsetmek gerekirse, eserler Alman dışavurumculuğundan, Pop Art’a yeni medya sanatına, mimarlık ve ürün tasarımından fotoğrafa çok geniş bir spektrumda 7 kata yayılmış durumdalar. Matisse, Rothko, Matisse, Frida Kahlo, Rebekka Horn, Louise Bourgeois gibi dünyaca ünlü sanatçıların eserleri sergileniyor. Ben özellikle Afrika Diasporası’yla ilgili yeni medya içeriklerini çok cesur buldum.


SPUR San Francisco ofisi var sırada. Uzunca adıyla  San Francisco Bay Area Planning and Urban Research Association, kar amacı gütmeyen, tek derdi iyi planlanmış ve iyi yönetilen şehirlerde yaşamak olan bir kuruluş. 1906 depremi ve yangının ardından şehirdeki konutları iyileştirmek amacıyla bir araya gelen gençler tarafından 1910 yılında “San Francisco Housing Association” adıyla kurulmuş. Yıllar boyunca kent politikalarında oldukça prestijli bir konuma yerleşmiş ve San Francisco’nun geleceğini tayin eden kentsel kararlarda hep etkin olmuş. Hazırladıkları kolay algılanabilir raporlarla ve aylık yayınlarla halkı San Francisco ve körfez bölgesinde yaşanan kentsel ölçekli problemler ve olası çözümleri hakkında bilinçlendiriyorlar ve halk tarafından da çözüm için bir talep yaratılmasına katkı sağlıyorlar. Bir yandan da saptadıkları kentsel problemler için devlet kurumlarını, tasarım ve planlama ofislerini, halkı ve gönüllüleri bir araya getiriyorlar. Taraflardan biri sorunları manipüle ettiğinde danışma kurulları ile objektif bilgileri, sonuca götürecek çözümleri açığa çıkarıyorlar.

Ben ağız alışkanlığıyla aldıkları karşıt tepkileri ve devlet kurumlarının tepkisiz kaldığı noktaları soruyorum. Görünüşe göre saygınlıkları ve tarafsızlıkları sayesinde uzlaşmaya ulaşma konusunda büyük sorunlarla karşılaşmıyorlar. Bir kurumun SPUR’un desteklediği uygulamalara karşı gelmesi, prestij kaybına yol açabiliyor. SPUR’un yönetim ve danışmanlık kurulları ülkenin en saygıdeğer kent planlamacılarından, ekonomistlerinden ve tasarımcılarından oluştuğu için elleri de çok yere ulaşıyor, daha yaşanabilir kent hayatı için karar mercileri üzerinde algı yönetimi ve yönlendirmelerde bulunabiliyorlar.

Bu yaptırım gücünü nerden bulduklarını sorduğumda ise lobi faaliyetleri sayesinde diye cevaplıyorlar. SPUR bireysel ve kurumsal üyelik sistemiyle kendini finanse ediyor ve sadece üyelerine özel partiler, kamusal alan turları, çalıştaylar ve eğitimler düzenliyor. Bu lobi faaliyetleri sayesinde de üzerine çalıştıkları problemleri daha görünür kılıyorlar. Benim anladığım kadarıyla hem detekleyen kurumlar saygıdeğer ve duyarlı bir kulübün parçası olmuş olarak prim yapıyorlar hem de onların katkılarıyla eyalet ve federal düzeylerde yönetimi etkileyebilecek bir prestij elde edilmiş oluyor.

SPUR’un son yıllarda gündemini oluşturan en büyük sorun San Francisco şehir merkezindeki konut problemi. San Francisco’da bulunan çok sayıda çok uluslu şirketin genel müdürlükleri nedeniyle gelir dağılımı çok dengesiz ve bu dengesizlik konut fiyatlarına da aynen yansıyor. SPUR, bu sorunun doğru ekonomi politikaları ve tasarımla çözülebileceğini savunuyor ve bu konuda sadece talepkar kalmak yerine farklı disiplinler için oldukça detaylı projeler sunuyorlar. Böylece ideallerini harekete geçirmeleri zor olmuyor.


SPUR’un San Francisco ofisinin bulunduğu Mission Caddesi, plaza dokusunun da başladığı nokta denebilir. Sahile kadar uzanan 1.5 km’lik yol, devasa merkez ofis binalarıyla dolu caddelerden sadece biri. Bu yoğun bina ve ticari bölge dokusunu kırmak adına bir önceki yazıda tanıttığım POPOS ve 1% Art programları ortaya çıkmış. Ben bugün bu cadde üzerindeki 4 ayrı noktayı deneyimledim. İlki SF MOMA’daki bahsettiğim alandı. Bu bölgenin POPOS olduğunu çok sonradan fark edebildim. Müzeye o kadar entegreydi ki gerçekten insanların deneyimi odaklı tasarlandığı, daha çok kişiye ulaştırılmak istendiği, bunun için Richard Serra eseri gibi büyük bir jestten çekinmediklerini gösteriyordu.

Sonraki nokta ise zemin kotunda heykel bahçesiyle Mission St. 555. Renkli heykeliyle hemen dikkati çekiyor. Bir yandan beyaz yakalılar koşar adımlarla geçerken bir yandan meditasyon yapan bir genç ve koyun kostümü giymiş bir oyun oynayan bir çocuk aynı alanı paylaşıyor. Bu insanların şehrin bu noktasında bir araya gelmesini sağlayan şey 1% Art evet; ama ben şehirdeki POPOS’ların en popülerlerinden olan bu alanın yine de yüksek bir kamusallık taşıdığını düşünmüyorum. Bu binanın girişine bir bekleme alanı da tasarlanacak olsaydı muhtemelen böyle bir sonuç olurdu. Bu düşünceyi bana hissettiren bir diğer şey de POPOS tabelasında belirtilen tuvalet hizmeti için gayet ciddi görünümlü plaza güvenliğinin ve ardından danışma bankosunun aşılıp, bir sıra insanı tuvaleti kullanacağınız konusunda bilgilendirdikten sonra tuvaletlerin yerini öğrenebilmeniz. Bu mekansal ve ilişkisel bariyerler olduktan sonra kamusal alan diye tabela asmanın pek anlamı var mı bilmiyorum.  Çok da koyun kostümlü çocukları rahatça kabul eden bir ortam imajı verilmiyor malesef.

Bir bina ötede karşıma çıkan Shaw Alley’nin POPOS’u ise “istersen oturma ama tabi sen bilirsin” diyor sanki. Binanın önündeki kaldırıma “bu alana girmek için izin almanız gerekir” yazısı yazılmış, bitişiğinde ise “halka açık alan” tabelasını aşmışlar. Mecburiyetten koyduklarını net olarak belirttikten sonra sizi bir dizi saksı ve bankla biraz soluklanmaya davet ediyorlar.




Bugün bulunduğum son POPOS, karşıma çıkanların en iyilerindendi. Bir plazanın 2. katında yer alan bir teras, soğuk havalar için yine 2. katta iç mekanda da bir alan düşünülmüş. Burada prizler, şarj üniteleri, rahat kanepeler ve düşünülmüş bir dekorasyon da eşlik ediyor. Binanın içine girdiğinizde kimseyle muhatap olmadan asansörlere ulaşabileceğiniz bir mekansal organizasyon sağlanmış. Terasa binaya girmeden dışarıdan bir merdivenle de erişebiliyorsunuz alternatif olarak. Burası gördüklerim arasında en kalabalık POPOS’tu aynı zamanda. Sanırım bunda en çok oturma düzeninin daha küçük gruplarla insanların birbirini görmeden çekilebileceği köşeler şeklinde organize edilmesinin payı var. Kamusal alanda mahremiyetin ölçülü ve güvenli sağlanabildiği bir tasarım olmuş. Buna bir de trafik gürültüsünün bastıran bir havuz eşlik ediyor. Gerçekten insanları bir süreliğine içinde bulundukları stresli günden uzaklaştırma ve tazelenme imkanı sunma bilinciyle tasarlanmış izlenimini veriyor.



Bugün aktaracağım son yer de Autodesk Galerisi. Teslim geceleri çöktüğünde çok kulaklarını çınlattığım o ofisteyim. Autocad gibi birçok yazılımın geliştirildiği bu merkez ofisin 2. katında pazartesi, çarşamba ve cuma günleri ücretsiz ziyaret edilebilen bir galeri mevcut. Benim çok yüksek beklentilerim yoktu girerken ama gerçekten ilgi çekici bir mekanla karşılaştığımı söylemeliyim. Benim gibi Autocad’i 5-6 komutla kullanan biri için spor ayakkabı üretiminden Maldivler’deki mercan rezervlerinin korunmasına, antik heykellerin restorasyonundan Hollywood filmlerine kadar birçok alanda Autodesk yazılımlarının kullanımını görmek ufuk açıcı oldu. Bir de yine halka açık bir yaratıcılık laboratuvarı  yer alıyor bu galeride. 3D yazıcılar ve diğer bilgisayar destekli üretim yöntemleri hakkında eğitim alabildiğiniz, kendi tasarımlarınızı 3D yazıcılardan çıkartabildiğiniz, tasarımlarınıza bu teknolojileri entegre etmek konusunda destek alabildiğiniz öğrenci dostu bir yer.

Bugünlük benden bu kadar. Yarın şehrin  daha renkli mahallelerine gideceğim. Bir de Livable City isimli katılımcı tasarım aktivisti bir oluşumla ufak bir röportaj yapacağım. Yarın akşam aktarırım nasıl geçtiğini. Şimdilik görüşmek üzere!

İrem

San Francisco’ya saatler kala…

Selam! San Francisco seyahatime saatler kala rotam hakkında ayrıntılarla karşınızdayım.

Related image

Yolculuğa 19 Temmuz’da Londra aktarmalı toplamda yaklaşık 15 saat sürecek bir uçuşla başlıyorum. İlk günlerimi farklı sosyal kimlik gruplarının yaşadığı bölgelerde geçirip kent politikalarıyla ilgili gözlemler ve görüşmeler yürütüp finali Silikon Vadisi’nde yapmayı planlıyorum. Programım röportaj için konuştuğum kişilerin de programına bağlı olduğu için ufak tefek değişikliklere de açık olacağım bir yandan.

Seyahat Bursu için başvurumu hazırlarken San Francisco’yu araştırdığımda ilk izlenimim, daha doğrusu oturduğum yerden yürüttüğüm fikir, kamusal alanda olup bitenlerin hem çok yenilikçi bir şekilde ve dönüştürücü bir ivmeyle ortaya çıktığı, hem de karşısında hep bir negatifi, onu yavaşlatan bir gücü bulmasıydı. İki İleri Bir Geri başlığı bu şekilde yola çıkmıştı. Orada yapacağım gözlemler ve röportajlarla bu savımın ne kadar isabetli olduğunu göreceğiz; ama şurası kesin ki, San Francisco’daki mevcut kamusal alan tartışmaları, ezberlenmiş taleplerden ve çözümlerden çok uzakta.

Related image
(Kaynak: https://www.smithsonianmag.com/smart-news/traces-san-franciscos-pre-earthquake-chinatown-uncovered-180957528/)

San Francisco, insan çeşitliliği açısından dünyanın en iddialı noktalarından biri. 2. Dünya Savaşı’ndan beri katlanarak artan, gerek etnik, gerek ekonomik, gerek sosyal seçimler açısından müthiş bir çok seslilik mevcut. Hal böyle olunca şehrin ‘68 kuşağına, Mim Topluluğu’na, Diggers hareketine, disiplinlerarası tasarımı tartışmaya açan Halprin Atölyeleri’ne, Özgür Şehir’e ve sonrasında dünyaya yayılacak kamunun şehrini sahiplenmesi, katılımcı tasarım, karşı-kültür, gerilla mimarlığı gibi yeni ortaklık tanımlarına ev sahipliği yapmasına şaşmamak lazım.

Image result for san francisco parking day
(Kaynak: http://www.streetfilms.org/parking-day-san-francisco/)
Image result for playstreets san francisco
(Kaynak: https://groundplaysf.org/projects/play-streets/)

 

 

 

 

 

 

 

 

Bu yoğun çeşitlilik tabi her zaman kucak açılan bir çeşitlilik olmamış. Kentte kendi varlıklarını görünür kılmak için her grup çok büyük mücadeleler yürütmüş, yürütmeye de devam ediyor. Ben rotamın ilk bölümünde bu çeşitliliğin en yoğun olarak nüfuz ettiği Chinatown, Mission, North Beach, Castro gibi bölgelerde görüşmeler yaparak başlayacağım. Odaklanacağım soru ise “Azınlık grupları Kendilerini mekanda nasıl ifade ediyorlar?Kendi kültürlerini erozyona uğramadan taşıyabiliyorlar mı, yoksa bazı tavizler sonucu mu görünürlük kazanıyorlar?” olacak. Bazı sivil kuruluşları ziyaret edip çalışmaları ve aldıkları geri dönüşler hakkında kısa röportajlar yürüteceğim. Bu konuyu “Monoculture vs. Counterculture: Temizlik, sterilizasyon, mutenalaştırma ve özgürlük” alt başlığıyla’68 hareketinin çıkış noktası olan Oakland ve Berkeley sokaklarında ve üniversitelerinde sanatçılar ve üniversite öğrencileriyle bir araya gelerek desteklemeye çalışacağım.

Beni en çok heyecanlandıran bir diğer durak ise katılımcı tasarım üzerine çok heyecanlı işler yapan bir tasarım ofisi: CMG Landscape & Architecture. Beni bu araştırma konusuna ve rotaya yönelten en büyük ilhamlardandı bu ofis. Radarıma yeni inşa edilen bir viyadüğün yarattığı kentsel yarığı, mahalleliler ile birlikte tasarladıkları rekreasyon alanı ve çocuk parkına dönüştürdükleri projeleriyle girmişlerdi. Şu sıralar gündemlerinde ise daha da büyük bir tasarım problemi var. 30 blok ve kilometrelerce sokağı kapsayan bir alana halkı tasarım aşamasına açık çağrılar, atölyeler ve anketlerle dahil edip üç ayrı kamusal plan projesi hazırlıyorlar. Ve bu yoğun tempoları arasında görüşme talebimi olumlu karşıladıkları için de ekstra heyecanlıyım! Katılımcı tasarıma bakış açıları, çalışma metotları, aldıkları geri dönüşler gibi konular üzerine bir röportaj yapacağız. Bir canlı yayın için de şansımı zorlayacağım; ama şimdiden iletmemi istediğiniz bir soru varsa bana sosyal medya hesaplarından yazabilirsiniz.

Related image
(Kaynak: CMG Landscape Architecture)
Related image
(Kaynak: CMG Landscape Architecture)

 

 

 

 

 

 

 

 

Ve ardından gizemli Silikon Vadisi: Çevrimiçi kamusal alan ve karşılık bulduğu fiziksel mekan üzerine…

Ben seyahatimin bu kısmında gözlemleyeceklerimi gerçekten çok merak ediyorum. Çünkü kamusal alan tartışmalarında da çok yeni ortaya atılan bir konu dijital kamusal alan. Dijital ortamda açıklık, şeffaflık, topluluk kurma vaatleri kuran firmaların fiziksel binaları kullanıcılılarıyla nasıl bir ilişki kuruyor? Milyar dolarların aktığı teknoloji dünyasındaki rekabet ortamı ve güvenlik tedbirleri sokağa, barlara, Silikon Vadisi’nden geçen toplu taşıma araçlarına nasıl yansıyor?  Bu tartışma o kadar uçlara gidebiliyor ki mevcut şehirlerin artık teknoloji gelişmelerin önünde engel olarak gören bir kanat bile oluşmuş durumda. Çarşamba günü Silikon Vadisi’nde GooglePlex ve girebildiğim her start-up deliğinde, hacker kuytusunda bu soruların cevabını arıyor olacağım.

Image result for silicon valley google
(Kaynak: https://hackernoon.com/barely-scraping-by-with-a-250-000-salary-in-silicon-valley-d2b5d665c1c0)

Tüm bunlar olup biterken bir yandan da gezdiğim bölgelerde POPOS ve 1% avında olacağım. POPOS, açılımıyla Privately-Owned Public Open Spaces, şehir merkezindeki plazaların belli oranda kamuya açık alanlar sunmasını gerektiren bir düzenleme. 1985’ten önce, POPOS üç genel şart altında sağlanıyormuş: gönüllü olarak, yoğunluk bonusu karşılığında veya bir onay koşulu olarak. 1985 Downtown Planı ile “şehir merkezinde çalışanların, sakinlerin ve ziyaretçilerin ihtiyaçlarını karşılamak için yeterli miktarda ve çeşitte şehir kalitesinde açık alan sağlamak” amacıyla sistematikleştirilmişler. 1% Art Programı ise yeni inşa edilen binalar ve 25.000 fit kareden daha fazla alan kaplayan ek bina projeleri kapsayan ve toplam inşaat maaliyetlerinin en az 1%’i kadar kamuya açık sanat sunmalarını gerektiren bir diğer uygulama. İki düzenleme de bence günümüz için de hala çok yenilikçi uygulamalar. Şehir merkezini belli sosyal sınıfların güdümünden kurtarıp herkesin varlığını gösterebildiği alanlar haline getirme fikri çok güzel. Ama tabi her mülk sahibi de kamuyu,  katılımcı şehirciliği çok umursamıyor. Yönetmeliklerdeki açıkları kullanarak özel kamusal açık alanlara sınırlandırma getirenler var örneğin. Bunu gün içinde saat kısıtlamalarıyla, mekansal düzenlemelerle veya kamunun bu alanda istenmediğini hissettiren mekansal düzenlemeler ile yapıyorlar. POPOS’lar tüm kente dağıldığı için gittiğim bölgelerde her gün zamanımın bir kısmını bu alanları bulmaya ve deneyimlemeye ayırmak istiyorum. Bir kullanıcı olarak ne kadar hoş karşılanıyorum, bu alanlar ne kadar erişilebilir, bu alanlar tasarlanırken neler ön planda tutulmuş gibi gibi sorularla birlikte…

Image result for san francisco popos california street
POPOS: Mission St. 555 Sculpture Garden (Kaynak: Adam S. @yelp)
Image result for 1% Art: Caruso’s Dream
1% Art: Caruso’s Dream (Kaynak: Michael Rauner)

 

 

 

 

 

 

 

 

 

San Francisco’da yaşıyan tanıdıklar, Facebook’ta Apple’da çalışan kuzenler, buralarda okuyan arkadaşlar veya akrabalar gibi seyahatimi derinleştirecek her türlü bağlantıyı lütfen bana iletmekte çekinmeyin. Yapacağım temaslarda iletmemi istediğiniz sorular, gitmemi önerdiğiniz yerler, dolar kurunu unutturacak aktiviteler gibi tavsiyeleriniz için de her zaman açığım! Desteğinizi Seyahat Bursu’nun İnstagram, Facebook ve Twitter hesaplarından bekliyor olacağım.

 

San Francisco’da görüşmek üzere,

İrem

Merhaba!

Herkese merhaba! Ben İrem Korkmaz. Birkaç gün önce İTÜ Mimarlık bölümünden mezun oldum ve kısa bir süre içinde Arkitera 2018 Gezgini olarak San Francisco yolculuğuna çıkıyorum. Seyahatim yaklaşırken, sizi seyahatim kapsamında odaklanacağım noktalar ve bursu kazandıktan sonraki gelişmeler hakkında bilgilendirmek istiyorum.

Bir şehri, topoğrafyası, binaları veya anıtları şehir yapmıyor; içinde barındırdığı insanlar ve şehir karşılıklı olarak bir etkileşim içerisinde birbirlerinin kimliklerini oluşturuyor. Ben de bu nedenle gezeceğim mekanlardan oluşan fiziki rotam kadar, San Francisco’da bir araya geleceğim insanlardan oluşan “konuşkan rotam” için de çok heyecanlıyım. Bursu kazanmadan önce oluşturmaya başladığım bağlantı ağı giderek büyüyor ve daha San Francisco’ya varmadan bana şehri tanıtmaya başlıyor bile. Henüz valizimi bile hazırlamamışken San Francisco’da yaşayan sanatçılar, girişimciler, yoga öğretmenleri, şehir planlamacılar ve mimarlarla kurmaya başladığım “güvenilir ortaklık” sayesinde şehrin ara sokaklarında gezmeye başlamış gibi hissediyorum kendimi.

San Francisco, barındırdığı farklı kimliklerin ve rollerden insanların birbirleriyle çatışarak / uzlaşarak / dönüşerek / tersinerek kenti sahiplenme biçimleri, devletin kent politikaları ve kullanıcılar arasında oluşan tansiyon alanları, kamusal alan ve katılımcı kent pratikleri açılarından uçlarda gidip gelen, gelişmelerin aldığı reaksiyonlarla 2 ileri 1 geri bir hareket içerisinde… “2 İleri 1 Geri”, aslında pozitif ya da negatif bir yargı ortaya sürmek yerine farklı bir hareket biçimi tarifliyor: negatifini içinde barındıran, negatifiyle kurduğu ilişkiden güç alan, geri dönmekten çekinmeyen ve yönleri tekrar tanımlayan. Bakalım benim San Francisco’daki hareketim nereye varacak…

Haritaya bakınca bize fazlasıyla uzak olsa da, belki de San Francisco hakkında kendi yaşadığımız bölgeden daha çok fikir sahibiyiz. Her an San Francisco menşeli uygulamaları, sosyal medya platformlarını kullanıyor, orada ortaya çıkan trendlere hızla adapte oluyor, San Francisco’nun gerçekliğini kendi yaşadığımız mekana taşıyoruz. Benim bu rotayla amaçladığım şey; San Francisco’nun bize yansıtılan klişelerini çözündürüp mimarlık, kent ve insanların etkileşimini tartışabileceğimiz bir deney alanı haline getirmek. Hep karşımıza çıkan San Francisco imajının arkaplanında neler olup bitiyor? Farklı kimlikler şehirde kendilerini nasıl ifade ediyor? Şehirdeki uzlaşı alanları nasıl bir yol izliyor; tektipleştiren mi, ayrıştıran mı, çoğulluğu zenginlik olan gören bir yol mu? Teknolojik ilerlemeler ve mevcut şehir yapıları birbirleriyle ne kadar ilişkili? Kısacası havalı bir Golden Gate Köprüsü fotoğrafından ziyade mekansal ilişkileri aktaran deneysel üretimlerle kenti araştırmaya ve sosyal medya hesaplarından sunmaya gayret ediyor olacağım. Zaten San Francisco’nun kendini başka alanlarda kanıtlamaya ihtiyacı yok gibi görünüyor. 🙂

Benim seyahat bursuna başvuru sürecinden beri üzerinde en çok durduğum nokta; insanlarla etkileşim, psikolojik kent çözümlemeleri ve bireysel deneyimler ile gözlemler üzerinden kent okumaları oldu. Bu noktada sadece San Francisco’da yaşayan kişilerle olan etkileşimden bahsetmiyorum; bu seyahati Seyahat Bursu’nun sosyal medya hesaplarından takip eden kişilerle de aktif bir iletişim içinde bulunmak en önemli hedeflerimden. Bu nedenle tavsiyelerinizi, katkılarınızı, merak ettiğiniz noktaları, yorumlarınızı, gözlemlerinizi dört gözle bekliyorum. Sizin geri dönüşleriniz bu rotaya bir katman daha ekleyerek zenginleştirecek ve bu platformun amacına daha çok hizmet edecek. Ve bence asıl o zaman “ortaklık” temasının gücünden beslenebileceğiz. 🙂

Bana Seyahat Bursu hesaplarından veya irem.korkmaz@gmail.com adresinden istediğiniz zaman ulaşabilirsiniz. Kısa bir süre içinde daha çok ayrıntıyla karşınızda olmayı planlıyorum. Şimdilik hoşça kalın, tanıştığıma çok memnun oldum!

İrem

https://www.facebook.com/seyahatbursu/

https://twitter.com/seyahatbursu

https://www.instagram.com/seyahatbursu