Seyahat Bursu İstanbul Tema Tanıtım Toplantısı’nın Ardından

Arkitera Seyahat Bursu tema tanıtım toplantılarının ilki 12 Şubat Pazartesi günü  İTÜ Taşkışla’da düzenlendi.

İstanbul’un çeşitli üniversitelerinden mimarlık, şehir ve bölge planlama, iç mimarlık, peyzaj mimarlığı ve çevre tasarımı bölümü öğrencilerinin yoğun ilgi gösterdiği toplantıda 2018 teması mimaride “ortaklık” konusu detaylı olarak izleyenlere aktarıldı.

Arkitera Mimarlık Merkezi Genel Koordinatörü Emine Merdim Yılmaz, Geberit Pazarlama Müdürü Seçil Koyuncu, Seyahat Bursu 2016 gezgini Atıl Aggüngüz ve 2018 jüri üyelerinden mimar Gökhan Avcıoğlu’nun konuşmacı olarak yer aldığı tema tanıtım toplantısının ikinci ayağı 19 Şubat Pazartesi ODTÜ Mimarlık Fakültesi’nde yapılacak.

Bu yılın teması mimaride “ortaklık” ile ilgili detaylı bilgiye ve Seyahat Bursu 2018 şartnamesine buradan ulaşabilirsiniz.

Ankara’da yapılacak Arkitera Seyahat Bursu Tema Tanıtım Toplantısı’na katılmak isteyenler ise buradan kayıt yaptırabilirler.

Arkitera Seyahat Bursu 2018 Tema Tanıtım Toplantısı (Ankara)

Arkitera Seyahat Bursu için yeni bir süreç başladı. 2018 teması mimaride “ortaklık” olarak belirlenen Arkitera Seyahat Bursu’nun jüri üyeleri arasında mimar Gökhan Avcıoğlu, gezgin Barkın Özdemir ve seyahat bursunun geçen seneki kazananı Ahmet Can Karakadılar da yer alıyor.

İlki İTÜ Taşkışla’da düzenlenen tanıtım toplantısının ikincisi 19 Şubat Pazartesi günü saat 13:00’de ODTÜ Mimarlık Fakültesi Kubbealtı‘nda yapılacak.

Tema toplantılarında bursun teması anlatılacak, başvurmak isteyen öğrencilere bir yol haritası sunulacak ve daha önce bursu kazananlar tecrübelerini aktaracak.

Etkinliğe katılmak için 16 Şubat Cuma günü saat 17:30’a kadar buradan kayıt olabilirsiniz.

Program
Tarih: 19 Şubat 2018 Pazartesi

Saat: 13:00 – 14:30

Yer: ODTÜ Mimarlık Fakültesi, Kubbealtı

Konuşmacılar: Gökhan Avcıoğlu, Ahmet Can Karakadılar

Arkitera Seyahat Bursu 2018 Tema Tanıtım Toplantısı (İstanbul)

Arkitera Mimarlık Merkezi tarafından 2010 yılında başlatılan ve 2017’den itibaren Geberit sponsorluğunda verilen Türkiye’nin mimarlık alanındaki ilk seyahat bursu için yeni bir süreç başlıyor.

Bu sene bir ilk gerçekleştirilerek seyahat bursunun tanıtımı için, İstanbul, Ankara ve Kayseri’de eski bursiyerlerin ve jüri üyelerinden mimar Gökhan Avcıoğlu’nun da katılacağı üç ayrı toplantı düzenlenecek. İlki 12 Şubat Pazartesi günü İTÜ Taşkışla’da düzenlenecek tanıtım toplantısı daha sonra sırayla 19 Şubat’ta ODTÜ’de ve 26 Şubat’ta Kayseri Abdullah Gül Üniversitesi’nde yapılacak.

Yapılacak toplantılarda bursun teması anlatılacak, başvurmak isteyen öğrencilere bir yol haritası sunulacak ve daha önce bursu kazananlar tecrübelerini aktaracak.

Etkinliğe katılmak için buradan kayıt olabilirsiniz.

Program
Tarih: 12 Şubat 2018 Pazartesi

Saat: 18:00-19:30

Yer: İTÜ Mimarlık Fakültesi Taşkışla 109 No’lu Salon

Konuşmacılar: Atıl Aggündüz, Gökhan Avcıoğlu

*Tema ve başvuru detayları 12 Şubat’ta açıklanacaktır.

Gittik de Ne Oldu?

Gezi yorgunluğu, staj falan derken, her ne kadar bir derleme yazısı için geç kalınmış olsa da hiç olmamasından iyidir. Ara ara bilgileri tazelemek ve geziden yapılan çıkarımları tekrar tekrar düşünmek de yararlı oluyor.

Geberit sponsorluğundaki Arkitera Seyahat Bursu sayesinde, Rusya’da Moskova’ya ve St. Petersburg’a yaptığım 10 günlük gezinin benim için birçok anlamda çıkarımları oldu. Konuları birçok açıdan ele alabiliriz. O yüzden bunları parça parça anlatmayı tercih edeceğim.

Öncelikle, her ne kadar önceki yıllarda küçük çapta geziler organize etmiş ve bunları uygulamış olsam da bu denli uzun ve yoğun bir süreyi organize etmesi çok daha fazla efor gerektirdi. Çok daha fazla araştırmak, planları çok yönlü ele almak ve ikincil, üçüncül planları yapmak zorunda kaldım. Geniş bir zaman aralığı size “telafi edilecek daha çok vakit var” gibi gözükse de, programı yoğunlaştırmak ve daha çok şey görmek için fırsat da sunuyor. Bu ikisinin dengesini iyi kurmak çok önemliydi. Ne dolaşamayacağın kadar çok, ne de boşa zaman geçirecek kadar az program yapmak…

Sonuçta bambaşka bir ülkedeydim ve birçok farklı deneyim beni bekliyordu. Değişik insanlarından, yaklaşımlarından, yemeklerine; farklı sergilerinden, müzelerine, yaşam alanlarına kadar her şey benim için bambaşka tecrübelerdi. Yeni insanlar tanıdım, kültürlerine ve düşünme biçimlerine ortak oldum. Yeni tatlar denedim, yiyebileceğim en farklı, en güzel, en özgün şeyleri tatmaya çalıştım. Dünyanın en çok özenilmiş metro ağında, hepsinin farklı olduğu 100 küsur metro istasyonundan girebildiğim kadarına girip çıkıp, bir durak için de olsa zaman geçirmeye çalıştım. Girebileceğim her dükkana, hediyelikçiye, kafeye girip Rusları Rus yapan, onlara özgü her farklı şeyi gözlemleye çalıştım. Farklı bir ülkede, kültürde bulunmanın bana sunabileceği şansları değerlendirmeye çalıştım.

Vişneli kadın
Mayakovskaya Metro Durağı
Metro İşlemeleri
Metro işlemeleri

Geziyi tek başıma tamamlamak ise, benim için bambaşka bir deneyimdi. İlk defa böylesine uzun bir süreyi tek başıma yaşamak, planlamak zorunda kaldım. Harçlığımı, zamanımı, önceliklerimi hep baştan düşünüp o şekilde uygulamaya çalışsam da doğaçlama yapmanın gerekliliği de geziyi keyiflendiren faktörlerdendi. Ayrıca, her ne kadar tek başına gibi gözüksem de hostelde tanıştığım insanlar hiçbir akşam öyle hissettirmedi. Daha boş bir programı büyük ihtimal bu insanlarla da doldurabilirdim. O yüzden her ne kadar bir geziye tek başına çıkıyor gibi gözükseniz de aslında kendinize başka insanlarla tanışabilecek ve başka kültürler tanıyabileceğiniz birçok ihtimal de yaratıyorsunuz. Büyük ihtimal, yanımda tanıdığım bir ya da birkaç kişi olsaydı başkalarıyla tanışmaya bu kadar yatkın olmayacaktım veya ihtiyaç duymayacaktım. Her ne olursa, kaç kişi olursa olsun, bu tarz gezilerin en büyük getirisi de bu insanlar olabiliyor.

Vagabond Hotel

Sosyal getirilerden ziyade; mimari ve tarihi anlamda Rusya, benim için her zaman yenilerini gözleyeceğim bir deneyim oldu. Bir şehri mimari anlamda tanımadan ziyade onun kültürüne, sanatına, tarihine ortak olmuş gibi hissettim. Sadece binalarını değil; müzelerini, sokaklarını, kafelerini, restoranlarını, dükkanlarını gezmek her yönden bilgi almamda çok yardımcı oldu. Mimarisini görmeden, tanımaya çalışmadan önce kültürel ve sanatsal geçmişini araştırmak ve görmek, sonrasında bunları yapılarla ve olaylarla eşleştirmemde çok yardımcı oldu. Bu sayede bina görmüş gibi değil de kültürün üzerine yansıdığı bir mimari görmüş gibi hissettim. Aynı zamanda, kafamda bir Rus mimarisi canlanmasının da en büyük etkeni bu oldu sanırım. Şu anda çevremde imrendiğim ve kültürümüzü yansıtan her yapının ne kadar önemli olduğunu, geçmişimizin, belleğimizin bir parçası olduğunu kavramama çok yardımcı olan daha bütüncül ve gözlemlemesi kolay bir mimariydi Rus mimarisi.

Bu aynı zamanda “Zaman Geçer” temasının da etkisiyle çok daha rahat gözlemleyebildiğim bir olguya dönüştü. Tema gereği hep tarihin, ideolojilerin mimarlıkta bıraktığı izleri aramaya gözlerim odaklandı. Artık her binanın üzerinde hem simgesel hem de fiziksel olarak bazı izler arar oldum. “Dam Narkomfin” bunun en güzel örneği. Hem zamanla yıpranmış, hem de değeri artmış bir bina. Sosyal anlamda söyleyecekleri bitmemiş, yeni nesilin hala gelecek için anlam çıkarmaya çalıştığı, araştırdığı, üzerine çalıştığı bir bina olarak kalmış. Binayı sahiplenenlerin kendi dairelerini restore ettiği, tüm binanın ise restorasyon sürecine girdiği, sahip çıkılmaya çalışılan bir yapı. Zaman sanki Narkomfin için tersine akmış gibiydi. Oturtmaya çalışılan deneysel düzen günümüzde artık aranan ve yolları gözlenen bir durum haline gelmişken, insanları bir araya getirecek ortak alanlar, sosyal alanlar projelerin artık en önemli parçasıyken Narkomfin bunu yıllar önce bağıra bağıra söylüyormuş. Günümüzde Narkomfin Binası her ne kadar dışarıdan bakımsız gözükse de, fiziksel olarak bir şeyler kaybetti gibi gözükse de, günümüzde bir çok insanı düşünsel olarak etkileyen bir yapı haline gelmiş. Savunduğu şeylerin genelgeçerliliği tartışılırken, artık konseptleri üzerinden türetilmeler yapılıp, dersler çıkarılır olmuş. Bu ve bunun gibi birçok örnek aslında zamanın bazı yapılar için çok farklı aktığının göstergesiydi Rusya’da. Üzerindeki kavramsal ve politik denemeler onları birer tarihi miras haline getirmişti.

Dinamo Tesisleri – St. Petersburg
Kırmızı Bayrak Tekstil Fabrikası

Siyah Kare – Kazimir Malevich

Seyahati dönemlere ayırmak ise, bu tarz bir gezi yöntemi için çok mantıklı ve yararlı oldu. Bu sayede bu kadar karışık bir yüzyılı, arasındaki ilişkileri çok daha iyi gözlemleyebileceğim, karşılaştırabileceğim, sebep-sonuç çıkarabileceğim bir yol haritasına dökebildim. Yeni bir ulusun kuruluşuna ve kalkınmasına yardımcı olacak bir düşünme biçiminin, nasıl sanatla (suprematism ve konstrüktivizm) ve mimariyle (konstrüktivizm) ilişkilendirilmeye çalışıldığını gözlemlememe çok yardımcı oldu.

Devamında ise, bu düşünce biçimlerinin daha sert bir ideoloji ile nasıl bastırıldığı, evrildiği ve bu alanlara tekrar yansıtıldığını görmek ise bir diğer artıydı benim için. Özet olarak düşünce biçimlerinin, ideolojilerin, politikanın ve siyasetin gündelik sanat ve mimariye etkilerini ve zaman içindeki evrilişini görmek bu gezinin benim için en büyük artısıydı ki geziye başlarken de en büyük amaçlarım bunlardı.

Mimari anlamda ise yeni mekânsal tecrübeler yaşamama, hep okuduğumuz, hayatlarını, projelerini incelediğimiz insanların somut ürünlerini görmeme imkan sağladı bu gezi. “Ne kadar mütevazi olabilirim?” ve “Ne kadar zengin olabilirim?”den tutun, “Ne kadar büyük olabilirim ama bir o kadar da samimi, sıcak olabilirim?” gibi sorulara, türlü türlü yanıtlar verdi bana. Bir tarafta teknoloji ve sanayinin ütopik bir metal, ahşap ve cam yığınına dönüştüğü Enternasyonal Kulesi ve formun en saf haliyle işlevi izlediği, sanayinin en basit geometrik şekiller ve renklerle somut mimar ürünlere dönüştüğü Avangard Sovyet Mimarisi; diğer tarafta, görkemli kütlesiyle sizi uzaktan büyüleyen ama yanına gittiğinizde bir o kadar küçük kalan, içinde parklarıyla, çocuk bahçeleriyle sizi karşılayan, kademe kademe küçülerek yanınıza kadar inen Kız Kardeşler ve tarihi bir yapının üstüne tüm modern mekan anlayışıyla, çeşitliliğiyle oturmuş bir Garaj Müzesi vardı. Bu geniş yelpazeyi gözlemleyebilmek, farklılıkları keşfetmek ve karşılaştırabilmek, yanında olabilmek pek de kitaplardan öğrenilebilecek bir şey değildi.

3. Enternasyonel Kulesi – Vladimir Tatlin
Shukhov Kulesi – Vladimir Shukhov
Moskova Dışişleri Bakanlığı
Moskova Eyalet Üniversitesi
Garaj Müzesi

Geziyi Moskova ve St. Petersburg olarak iyi ayaklı yapmanın en güzel yanı ise bu iki şehri karşılaştırabilme imkanı oldu. Birçok açıdan farklı olan bu iki şehri İstanbul ve Ankara’ya benzetebiliyoruz. Ama biraz farklı durumlarda. Moskova, İstanbul gibi büyük ve geniş ama Ankara kadar da tutucu. St. Petersburg ise Ankara küçüklüğünde ama İstanbul çeşitliliğinde ve çok kültürlülüğünde bir şehir olarak kalmış. Moskova, Sovyetler’den sonra çok köklü bir değişim geçirmiş ve eski kimliğini çoğunlukla kaybetmiş. Daha totaliter-komünal bir anlayışla zaman içinde büyük bir evrim geçirmiş; her açıdan hissedilir bir rejimin etkisine girmiş. St. Petersburg ise, Avrupa’ya da yakın olmasından dolayı, orta yolluluğunu korumuş ama gelişime de hep açık kalmış. Yeni bir akım olarak görülen konstrüktivizmin en çeşitli eserlerinin bulunduğu şehirlerden biri aynı zamanda. Bu serbest ortam eski köklerinden kopmamasını da sağlamış. Bu tarz iki yaklaşımı görebilmek ve karşılaştırabilmek benim için gezinin geri kalanı gibi çok değerli.

St. Petersburg cepheleri

 

St. Petersburg sokakları
Kutuzovsky Caddesi üzerindeki cepheler
Kutuzovsky Caddesi üzerindeki cepheler
Kutuzovsky Caddesi üzerindeki cepheler

Her yönüyle çok eğitici, keyif verici bir deneyimdi. Kimsenin asla kaçırmak istemeyeceği bir şans olduğu kesin. Şimdi ise, benim için en önemli kısım olan bu geziyi insanlara en faydalı olacak, onları meraklandıracak ve benzer araştırmalara ve gezilere yönlendirecek şekilde sunmaya hazırlamak kaldı. Arkitera, bunun için en güzel fırsatı benim için yaratıyor neyse ki.

12 Ekim Perşembe günü saat 18:00’da ODTÜ’de Mimarlık Amfisi’nde, tüm süreci, sizleri de baymayacak şekilde; fotoğraflarla ve videolarla anlatmaya, varsa sorularınızı olabildiği kadar yanıtlamaya çalışacağım.

Vakti olan herkesi beklerim.

Ahmet Can.

10. Günün Ardından

Dile kolay 10 gün geçmiş. En şanssız günümü de neyse ki sonlara doğru yaşadım. Dışarıdan görüp “Aha! Bu mantı değil mi?” diye atladığım restoranda, garsonun koluna biri çarpınca yanlışlıkla birayı benim telefondan aşağı boca etmesin mi… Telefon şu anlık mefta gibi ama bakalım ısrarla pirince yatırmaya devam ediyorum.

Halbuki güne çok hızlı bir biçimde Bolshoy Dom yani Büyük Ev ile başlamıştım. Bina, Noi Trotsky tarafından tasarlanmış ve 1931-32 yılları arasında yapılmış. Her ne kadar eskizini yaparken karşı binadaki askerler gelip beni kovsalar da, onlar gelmeden bir kaç fotoğraf (telefonda kaldı :() çekip, biraz bir şeyler karalayabilmiştim. Genel anlamda Büyük Ev, fark ettiğiniz gibi eğrilerden tamamen arınmış, fonksiyonu gereği içindekini çok da belli etmek istemeyen ama içeridekiler için de kullanışlı fonksiyonel kütlelerin bir oyunu gibi. Önceki örneklerden nispeten farklı. İşlev formu ve dışarıya yansıyanları doğrudan etkilemiş.

Ondan sonraki ilk örneğim Mutfak Fabrikası’ydı (Kitchen Factory). Bina 1930’da kullanıma açılmış. Diğer örneklere göre çok daha büyük ve yönlü. Adından da anlaşılacağı gibi bir tarafı mutfak eşyaları üretirken diğer tarafında büyük miktarlarda yemek üretiliyor. Halihazırda yoğun bir biçimde kullanılıyordu bina. Yine fabrika kısmı işleyişteydi. Her ne kadar şu ana kadar gezdiğim çoğu konstrüktivist örneğin ortak bir alanı varken ve bu alan tanımlı ve dışarıya bakan bir vaziyetteyken ilk defa bu alanın çıkma yapmış bir çatı uzantısı ile bu kadar net tanımlanmıştı. Binanın arka tarafında ise çıkılan bilen ama tanımlı olmayan yerler de var. Yani dış mekana daha farklı bir mekansal çeşitlilik gelmiş.

Telefon bozulunca iş başa düştü ve haritalarla ve kitapçıkla günün son mekanını aramaya çalıştım. Neyse ki caddeler çok düzenli. Ve her şey yerli yerinde. “3. caddeden sola, kavşaktan sağa, sahili takip et, sola dön” derken biraz geç de olsa Su Kulesi’ni bulabildim. Yakov Chernikhov’un 1930’da bir kablo fabrikasına ek olarak tasarladığı su kulesi, normalde o dönemde her bölgede bulunması gereken bir su kulesinin tasviri olarak silindirik bir şeklin yüksek kolonlarla ayakta tutulduğu ve arkasında da yine diğer örnekler gibi devamlı strüktürün kompozisyonundan oluşuyor yapı. Yine bir fark olarak düşey ya da yatay pencereler kalkmış, çalışma alanlarını rahatlatacak kare ama çok büyük pencereler gelmiş. Kule ise açıkcası uzaktan çok etkileyici. Chernikhov yapısı görmeden ölmemek ise ayrı sevindirici.

Tüm örneklere (gidemediklerimiz dahil) geniş bir çerçeveden baktığımız zaman işlevsel olarak farklılaşan küçük mimari elemanların toplamda nasıl bir element arşivi oluşturduğunu görmek sevindirici. İşlevler, bağlamlar değiştikçe küçük oynamalarla oraya uyum sağlanmaya çalışılmış ama genel olarak bir dil birliği de hep sağlanmış. Ben tarih derslerini henüz 2 senedir alan bir öğrenci olarak bu örneklere baktığım zaman bize gösterilmiş bir çok modern yapıda görmemizi istenen şeylerin alternatiflerini ufak da olsa görebiliyorum. Sadece 10-20 yıl arası bir sürede böyle bir dil birliğini oluşturabilmiş bir ülkenin değişmeyen bir yönetim veya değişmiş açık fikirli bir yönetimle bugüne kadar oluşturabileceği mimari yaklaşımı ve bunun zaman içindeki değişimini tahmin edemiyorum. Mimari deyip geçemeyeceğim için herhalde Ruslara en büyük zararı Stalin vermiş.

Bugün benim son gezmece günümdü. Cuma günü saat 15:00’da canlı yayında olup sorularınızı yanıtlayacağım. Öncesinde de kendimce geziyi anılarım sıcakken size özetlemek istiyorum. Vedamsı şeyleri de oradan yapmış olurum. Son yazım bu değil ama sonuçta.

Yarın canlı yayını kaçırmamak için “seyahatbursu” hesaplarını takip edin mutlaka! Yayını nereden yapacağımı Cuma günü tekrar söyleyeceğim.

NOT: Telefonuma dökülen bira ve orada yediğim mantımsı şey (ismini sonradan bulacağım ama galiba Çin mantısı gibi bir şey), bu gezide içtiğim en güzel bira ve yediğim en güzel yemeklerdendi. Moralim bozuk olmasa ikincilerini de yiyecektim.

9. Günün Ardından

9. günün ardından;

Petersburg az da olsa tanındığına, Moskova ile karşılaştırma yapılacak kadar gezildiğine göre işin daha da eğlenceli kısmına geçilebilirdi. Konstrüktivizm Petersburg’a nasıl uğramıştı?

Bu konuda internette fazlasıyla araştırma yapmama, bir kaç tane kitap karıştırmama rağmen açıkçası neredeyse hiç örnek bulamamıştım. Zaten Rusya’nın kendi içine kapanıklığını gelmeden önce de konuşurdum yazılarımda ama hep benim araştırma eksikliğimden diye düşünüyordum. Fakat buraya geldikten sonra fark ettim ki her ne kadar Lenin dönemi dışarıya çok açık geçse de, uluslararası fuarlara katılımlar gerçekleşmiş, yurtdışı ile akademisyen alışverişi olmuş ve VkHUTEMAS ve Bauhaus arasında fikir alışverişi olsa da Stalin geldikten sonra bu alışveriş tamamen durmuş, özellikle kaynakların çoğu kendi dillerinde kalmış ve kendi içlerinde bir gelişim yaşanmaya çalışılmış. Bunun etkisinden çıkılmadığını mimarlıkla ilgili kırtasiyemsi bir yere girdiğimde daha net fark ettim. Hiçbir mimarlık kitabı yabancı dilde değildi. 1 tane bile. Ve bu Moskova’nın göbeğindeydi. İngilizce kitaplara rastladığım tek yerler insanların gelme ihtimali olan müzelerdi. Ki oralarda bile İngilizce kitaplar Ruslar’ın yazdığı değil yabancı yazarların yazdığı kitaplardı. Çok beğenip “bana alın noluy” dediğim kitabın John Ellis Bowlt. Bir kaç gün sonra Garaj Müzesi’nde genel anlamda “hatıra” olsun diye (çünkü tüm kelimeler Rusça’ydı ve teker teker çeviremeyeceğim için çok karakteristik konstrüktivist yapıların olduğu güzel resimler için) aldığım kitapçığın aslında Petersburg’taki ve 1925-34 arası avangart yapılara ait olduğunu keşfetmem bir kaç gün sonra gerçekleşti. Gelmeden önce elimde sadece Red Banner olan yer hakkında şimdi 10’dan fazla örneğe sahip olmuştum. Ve bu yabancı bir kaynaktan gelmemişti. Genel anlamda gelmeye çalıştığım nokta daha buraya gelmeden değindim ülkenin içine kapanıklığıyla ilgili bir durumdu. Sanırım bunu da istekli insanlar ya da kaynaklarını yabancı dillere çeviren Ruslar olmadan aşmak biraz zor olacak.

Sonuç olarak bu güzel rastlantı ve kontrol edemediğim dürtüler sayesinde (kitapçık biraz pahalıydı da) bugün 3 tane harikayı yapıyı gezme şansı elde ettim. Anlaşılan Petersburg’un gerçekten de rahatlığı ve dışa açıklığı bu tarz yapıların daha rahat denenebildiği ortamlar olmuş, korumacı yapısı sayesinde de bugüne kadar gelmiş. Yoksa sonları Stalin’in tarihle bir bağını bulamayıp daha hiç başlamadan bitirdiği ya da başlamasına rağmen bitirdiği yapılardan olabilirlerdi. Gözünün önünde olmadığı iyi olmuş.

Normalde yakınlardaki başka bir yapıyı ararken (ve bulamazken) karşılaştığım şu bölgeden bahsetmeden geçemeyeceğim. Henüz çok bir bilgim olmamasına rağmen yanından geçerken birçok öğesiyle beni etkiledi. Hangi yıllar arasında yapıldığından da emin değilim ama bu toplu konut bölgesinin çok da 1930’ları geçtiğini ya da 1910’lardan önce yapıldığını sanmıyorum. Detayların yorumunu sizlere bırakıyorum. Ama dönemsel olarak çok karakteristik şeyler taşıdığı aşikar değil mi?

İlk boşa sallamadan sonraki hedefim en garanti olan Kırmızı Bayrak Tekstil Fabrikası’ydı. İnternette en çok tanınan ve rahatlıkla erişebilen binalardan birisi. Erich Mendelsohn’un tasarladığı bina 1937 açılmış ardından uzun süre kullanıldıktan sonra kapatılınca sahipsiz kalmış ve insanlar tarafından işgal edilmiş. Binanın neredeyse her yeri graffitilerle dolu. Onun dışında bir zarar verme durumu olmasa da anladığım kadarıyla bina tekrardan boşaltılmış ve şu an tadilatta. Binada beni en çok etkileyen detaylardan birisi de Narkomfi’de de olduğu gibi (orada da camların önündeki pervazlar bitkiler için biraz daha öne uzatılmış ve saksılık gibi bir alan yaratılmıştı) binanın açık alanları ve pencere önleri bitkiler için ayrılmış alanlarla doluydu. Onun dışında normalde yuvarlak hatlarda hep gördüğüm yatay pencerelerin aksine orta bölümdeki kısımda boydan boya dikey pencere olması da farklı bir noktaydı. Son olarak çalışılan ve takınılan bölgelerin veya geometrilerin farklı malzeme ve renklerle öne çıkarılması çok hoş değil mi? 😊

Çok yakındaki diğer bina ise Darnitsa Fırını. Kitapçıktaki ilk haline göre eklemeler olan bina yuvarlak ve dikey formların uyumundan oluşuyor. Büyük ihtimal fonksiyonel bir geometri ayrımına gidildiğini varsaydığım binayı ise tuğla bir baca sanayinin habercisi gibi öne çıkarıyor. Bacanın genel olarak işlevini çok belli eden bir öğe olmasını mimaride hep beğenmişimdir zaten. Burada da tekrar eden eğriler ve bacayla olan kompozisyon öncesinde gezdiğim bir çok soyut resimden izler taşımıyor değil. Ne yazık ki bu binaya da izin vermedikleri için giremedim ama bina aktif gibi gözüküyordu çünkü içeri girip çıkan işçiler vardı.

Tabii bunları anlatırken yağmur çiselemekten çıkmış iyice serpiştirmeye başlamış ve ufak ufak ıslattığı polar da rüzgarla beraber iyice üşütmeye başlamıştı. Hayallerimde hep arkada parlak güneş ve gökyüzü olan Rusya günlerini ellerim titrerken yaşıyordum. Bu yüzden son durak olarak belirlediğim Dinamo Tesisleri’ne doğru yola çıktım. Bu 3 bina da yakın bölgelerde olduğu için şanslıydım. Dinamo Tesisleri bugünkü ilk 2 örneğe benzer eğriler içerse de çok daha sade ve fonksiyonel gözüküyordu. Henüz onun için de bir kaynak bulamadığım için tarihini pek araştıramadım. (Yazıyı okutacak İngilizce bilen Rus da bulamadım, bir yardımcı olabilecek varsa el atsın n’olur çevirelim şunları Türkçe’ye.) Fakat ana yuvarlak bina ve onu vurgulayan dikdörtgen prizmayla birlikte arkada kocaman bir dikdörtgen prizma ortada naif bir geçitle bağlanıyordu. Gezdiklerim arasında en aktif olarak kullanılan alan sanırım buydu.

Onun dışında Petersburg bildiğiniz gibi. Moskova’dan daha aceleci insanlar daha da kaba oluyorlar. Metroya doluşa doluşa binip, ittire kaktıra iniyorlar. Bu arada bugün ilk defa metroyu kullandım. Moskova’dan sonra açıkcası gülünç geldi. Bir kaç da güzel kare yakaladım. Şu ana kadarki tüm fotoğraflarla karşılaştırmasını size bırakıyorum.

Moskova’daki metro istasyonu yazılarından sonra bunu görmek…
Tertemiz. Oh.
Metroya binmeden önce geçilen kapı. Metro gelene kadar kapalı kalıyor.

Kirazlı kadından sonra yeni favorim kırmızılı kadın.

Yarını daha da dolu geçirip geziyi geride hiç bir pişmanlık bırakmadan tamamlamak tek arzum. Umarım hava bugünkünden çok daha iyi olur da işim biraz kolaylaşır. Moskova’da almadığım şemsiyelerin şu an 2 katı pahalı olması beni çok üzüyor.

NOT:
Kimseye güvenmeyin köşemizde bugün: İlk talihsizliğimi neredeyse son gün yaşasam da yine de sizleri uyarmaya değer. Normalde taksiden indikten sonra cama gidip parayı veren bir insan olduğum için (alışkanlık işte) duraklarım arasında çok yağmur yağdığı için bir sonrakine taksiyle gitmeye karar verip yine parayı unutup aynı şekilde vermeye çalışınca hiç beklenmedik şekilde taksici para üstünü vermeden basıp kaçtı. Normalde 150 ruble tutan taksi için 1000 ruble vermiştim. Neyse ki son binliğimdi, yoksa 5000 verecektim! Daha Moskova’dayken hostelden birinin 200 rubleyi 2000 sanıp taksicinin de çaktırmadan alıp gitmesine biraz gülmüșken açıkçası bu biraz ironik oldu. Neyse kıssadan hisse, insanlara çok güvenmeyin. Hele taksicilere pek daha fazla.

Ahmet Can.

 

7. ve 8. Günün Ardından

7. gün Moskova-St. Petersburg treninde geçti. Hiç görmediğim kadar yeşilliğe maruz kaldığım bu yolculuğu, kompartımandaki tatlı aile ile hatırlayacağım. Yemeklerini, terliklerini, 5 litrelik sularını alıp gelen aile, yolculuğun nasıl geçeceğini baştan biliyormuş. Çocuklar sürekli koşuşturup durdular (ki ağlamalarından çok daha iyi). Zaten ayaklı olduğu için göz bir kere gidince bir daha açmak zor oluyor. En azından bir yolculukta 9 saat boyunca ayakkabı giymemek, Moskova’daki onca koşuşturmadan sonra çok iyi geldi!

 
Saint Petersburg’a ulaşmam gece 11’i bulduğu için gezmeye ertesi sabah başladım. Her şeyden önce şunu söyleyeyim: Petersburg için “Avrupa’ya açılan kapı” diyorlardı kaynaklarda, burası bildiğin kapıyı geçince biraz soldan ikinci ara.

Moskova gibi, ilk duraklarım hep kültür yapıları olacaktı. Ama Ermitaj Müzesi hariç; ne yazık ki Moskova’daki müzeler kadar zengin ve temayı ilgilendiren bir müzeye denk gelemedim. Ermitaj’da da 1 saat beklememe rağmen kimsenin anlamadığı bir sebepten içeri giremedik. Ben de sinirlenip gittim (slklar). Zaten Ermitaj’da ilgilendiğim döneme ait tek bir eser vardı; o da Kandinsky’nin eseriydi. Onun dışında Van Gogh ve Pablo Picasso için 1 saat beklememe rağmen görememem biraz üzücüydü tabii.

O yüzden ben de tüm günü sokaklarda yürüyerek ve gözlemleyerek geçirdim. Şimdi bir kaç gözlemimi sıralayayım hemen. Bunlar genel olarak karşılaştırma gözlemler olduğu için önceki yazılardan ipuçları almanızı da öneriyorum.

1. Moskova’da bulunan Sovyetler’in keskin kılıcının etkisi kalkmış, şehir herhangi bir ideolojiyi taşımayan nötr bir hale bürünmüş. Nötr dediğim de işte Rusya değil yani. 1800’lerin ortasından kalma bir Avrupa şehrini anlatan bir film seti gibi ortalık. Sanki binaların içine girseniz bomboş ve sadece demirden bir strüktür cepheyi tutuyor. Zaten bakımsız olan ön cepheler bir yaşam izi de çok nadir taşıyor.

2. Dükkanlar, Moskova’daki gibi bir tabeladan ibaret olmaktan çıkmış, binaların içinden sokağa taşmış ve çeşitlenmiş. Ama ne yazık ki bu yerel bir çeşitlilik olmamış. Özellikle zincirlerin doldurduğu Nevsky Caddesi, ki şehrin en önemli caddesi, ilk defa sokakta Starbucks gördüğüm yer oldu.

Kendine madalya isteyen canım amcam.

3. Komünizm bina cephelerinden, sokaklardan, önemli yapılardan kazınmış; hediyelikçilerin bazıları tutucu restoranların seviyesine kadar düşmüş. Hiç bir yerde doğru düzgün ne kızıl yıldız, ne orak çekiç, ne de Stalin ve Lenin yüzüne rastladım. Tek göze batan yıldız sanırım Nevsky meydanının girişindeki heykelin üstündeki yıldızdı.

4. Büyük ihtimal şehrin bu tüketim yüzünü açığa çıkaran ve nispeten güvenilmez bir yer haline getiren (hostelden çıkmadan 2-3 kere eşyalarına sahip çık diye tembihlendim, biraz korkuttu) diğer bir unsurda tüketici akını olabilir. Hermitage, dünyanın en çok ziyaret edilen müzelerinden. Ayrıca şehir de inanılmaz bir turist çekiyor ülkeye. Bu yüzden her köşe başında onlarca tur rehberi sizi bir yerlere çekmek için elinden geleni yapıyor, müzelerin önlerinde 18. yy kıyafetleriyle insanlar hatıra fotoğrafı çektirmek için yanınıza yanaşıyor. Moskova’da asla başıma gelmeyen bir şey. Ve yine Moskova’da sürekli aramama rağmen bulamadığım “Sovyet dönemi ürünleri”ne ulaşmam burada 3 saat sürdü. Her yer hediyelikçi dolu olunca bir kaçının da tamamen Sovyet dönemi üzerine yoğunlaşması kaçınılmaz oluyor.

Ve metronun az kullanılması, etrafta çok araç olması dolayısıyla çok trafik olması gibi büyük şehir unsurları. Kısacası benim ilk gözlemlerim bu şehrin nasıl bir tüketim şehrine dönüştüğü üzerineydi.

Bir tane de kendi fotoğrafım olsun. İçine giremeyince selfie çekeyim dedim.

Yarın, Garaj Müzesi’nde 1925-1935 dönemi Avangard Mimari örnekleri üzerine olduğunu sandığım kitabın aslında Avangard Leningrad Mimarisi (St.Petersburg’un eski adı) üzerine olduğunu keşfetmem üzerine tüm planlarımı değiştirip bu katalogtaki binaları keşfetmeye koyulacağım. Umarım hava iyi olur da gezebildiğim kadar çok gezerim bu yapıları. Çünkü sanırım şehri bu zamana getiren gevşeklik zamanında da üzerinde deneysel çok fazla yapı yapılmasına müsaade etmiş.

ÇOK HEYECANLIYIM!

Ahmet Can.

6. Günün Ardından

Geze geze, yanıla yanıla Moskova’daki son güne geldik. Bu son günde artık tüm gezdiğim şeylerin üstüne koyabileceğim bir eski-yeni (ya da sadece yeni) ilişkisi(leri) aramak için lapamı ve omletimi yiyip yola koyuldum.

Aslında bunun en iyi gözlenebileceği yerlerden birisi Moskova İş Alanı idi. Ama bir önceki gün Kutuzovsky Caddesi’ni gezerken arka planda sıkça karşılaştığımız manzarayı gidip yakından görmek çok fazla zaman kaybettirecekti ve o kadar dürüst (!) binadan sonra sizleri cam prizmalara maruz bırakıp bırakmama konusunda pek emin olamadığım için uzaktan göstermekle yetineceğim.

Onun yerine neredeyse bu binaların özeti olan Dominion Tower’ı ziyaret ettim. Zaha Hadid’in 2015 yılında yapımı biten binasının genel temayla olan bağını ve yorumunu sizlere bırakıyorum. Çevresiyle kurduğu ilişkinin çeşidi ise zaten bu zamana kadarki bütüncül yaklaşımlardan sonra size bir fikir veriyor olmalı. Bence proje parselini kesip beyaz bir arka plan içine koysak gerçekten keyif verici bir bina. 😊 Fakat bugüne kadar duyduklarıma ek olarak şunu söylemek isterim; bina resmen dökülüyor. Henüz 2 yıl önce açılmış olmasına rağmen, merdiven kenarlarından plakalar fırlamış, güzel gözüksün diye atılan 1 santimlik ince beton çoğu yerde dökülmeye başlamış, plakaların rengi değişmiş ve hatta bir çoğu düşmüş ve altındaki boş çelik iskelet görünür olmuş falan filan ve benim bilmediğim birçok teknik şey. Tahmin ediyorum ki Hadid ve ekibi Rusya soğuğunu biraz gözardı etmiş olabilirler.

Ardından ona göre çok daha iyi durumda olan Rem Koolhaas’ın aynı tarihte yapımı biten Garaj Müzesi’ni görmeye Gorki Parkı’na gittim. Bir pazar günü eğlencesi olarak, güzel havayı da yakalayan Moskova halkının akın ettiği parka girince, bir anda bana da bir gevşeklik geldi ve bir kaç saati çimlerde marketten aldığım jöleyi ve çerezleri yiyerek geçirdim. Ayrıca enteresan bir biçimde parkta mangal yapan ya da karpuz kesen o sırada da çocukları top koşturan aileler göremedim.

Garaj Müzesi 1968’de yapılan “Vremena Goda” isimli yapının üzerine konulmuş bir kütle tabiri caizse. Önündeki meydanla ve çağdaş sanatlar müzesi olmasıyla da parkın herhalde en çok ilgi çeken bölgesi. Fotoğraflar sanki proje anlatımında hiç olmayan mutlu insanları Photoshop ile yapıştırmışsınız gibi görünüyor ama gerçekten insanlar o kadar mutluydu. Garajın içi ise çok daha canlı. Halihazırda sergiler, enstalasyonlar ve sergiler olan mekanda aynı zamanda nispeten geniş bir kitaplık, oyun alanları ve yemek yerleri de var. Tam anlamıyla yaşayan bir bina demek hiç yanlış olmaz. İçerideki düz kütleyi aynen yanlara taşıyan Koolhaas ise genel anlamda sirkülasyona ve mekan kullanımlarına çok önem vermiş. Hadid binası gördüğüme sevinmiştim ama Koolhaas binası içinde gezmek bambaşkaymış.

Şansıma yine bir şehircilik üzerine bir sergide çektiğim referans videosu ve fotoğraflar Rusya’da bir proje tasarlarken nerelerden ilham alabileceğinizi gösterir nitelikte.

Moskova’nın son gezi durağı ise hostelde tanıştığım bir Rus mimar arkadaşın bana şiddetle önerdiği Komsomolsky Caddesi üzerindeki 3 büyük ve önemli istasyon oluyor: Leningradsky, Kazansky ve Yarovslavsky istasyonları. Üç bina da normalde konstrüktivist dönem eserleri olmasına rağmen yıllar içinde geçirdikleri renovasyonlarla bambaşka kimliklere dönüşmüşler. Bazılarının terminali eski strüktürel yapısını korurken bazılarınınki değişmiş, bazılarının sadece girişi aynı kalırken yolcu istasyonları değişmiş vesaire. Çok daha detaylı gezip görülebilecek bu alanları son dakikaya atmak ise sanırım en büyük pişmanlığım. Yalnız taş ve plastik kolonların yan yana geldiği farklı kimlikli fotoğraf ise herhalde genel anlamda değişimi size özetliyordur. İlgilenenlere küçük araştırmalar yapıp farkları daha iyi görmelerini mutlaka öneriyorum.

Bu arada Komsomolskaya Meydanı üzerinde ise kız kardeşlerden birisi daha mevcut. Aynı şekilde arka planda ilk günlerde yanından geçtiğim hatta “bu da ne ola ki” dediğim yapı Red Gate, meydanda karşılaştığım yapı ise Hilton Moscow çıktı. Yani böylece kız kardeşleri 5’lemiş olduk. Geriye Kudrinskaya ve Kotelnicheskaya’daki yapılar kaldı. Artık ömrümüz yeterse ileride onları da görmek isterim. Bu gördüğüm iki yapı da otel ve apartman olarak çalıştığı için Kutuzovsky caddesi üzerindeki apartmanla benzer mekansal özelliklere sahipler.


Moskova ise bildiğiniz gibi. Sadece güneş açmış hali. Her metroda farklılıklar hala sizi bekliyor. Şimdi toplanıp trene yetişme zamanı. Trenim hızlı tren olmadığı için yaklaşık 9 saat sürecek. Bol bol çayır çimen ve kasaba göreceğim kesin. Aslında bayağı heyecanlıyım. Tren yolculuklarını severim.


Not: Yazıların açıklamaları ve sırası biraz dağınık ama düzelteceğim. Söz.

5. Günün Ardından

İlk güneş ışığı hüzmelerini yakalamak 5 gün sürdü. Ama sonunda yağmur yağacak mı diye düşünmediğim ilk gün geldi çattı. Artık tişörtü çekip istediğim kadar yürüyebilirdim. Ama bu kadar yürümemeliydim.

Avangard Sovyet konstrüktivizminin ardından sonraki dönem olan Stalinist mimarlığa ait birkaç sokağa ve Stalin’in Yedi Kız Kardeşi’ni gözlemlemek için Kutuzovsky Prospekt’e gittim. Her zamanki 10 şeritli yol burada da vardı ama bu sefer bölgedeki ticaret alanları azalmış, bölge nispeten sakinleşmiş ve toplu konut bölgesine dönüşmüş. Caddeye bakan cepheler Rus baroğu ve gotiği diye bağırıyorlar.  Sadece gibi gözüken cephelerde bile oymalar, işlemeler ya da direk göze batan heykeller, cepheye yapışık kolonlar tüm cadde boyunca hakim. Neoklasisizmde lüks olarak kullanılan her yöntem, yerel halkın yaşadığı konutlara çıkartma gibi yapıştırılmış. Eğer lüks olacaksa, herkes için olacak!

Caddesinin sonunda caddeyi taçlandırırcasına duran Radison Royal Hotel, Stalin’in Kız Kardeşleri’nden sadece birisi. Ana bölümü otel kalan yerleri apartman olarak kullanılan bina aslında hiç göründüğü kadar ürkütücü değil. Teraslanarak inen yapısı, iç tarafındaki insancıl avlusu hatta çocuk parklarıyla gayet insanı rahatlatan bir yapıda. Kız Kardeşler genel olarak devasa olmalarına rağmen üzerinde herkese (o dönemde yaşayan herkese, şu anda toplumun büyük kısmı komünizm dayatmalarından dolayı yapılardan rahatsızmış.) hitap eden desenleri, oymalarıyla, teraslanarak inen yapılarıyla, yanlarında her zaman ana binadan kopmuş bulunan daha küçük kütleleriyle insancıl olmaya çalışan ve insanı ürkütmemeye çalışan bir yapıda konumlanmaya çalışmış. Gerçi bu yine de zamanında çok fazla para harcanıldığı için insanları rahatsız etmesine engel değilmiş. Orada bulunan biriyle gerçekleştirdiğimiz küçük bir sohbete göre, bölgedeki diğer binalara göre çok da pahalı (!) olmayan bir durumdaymış. yaklaşık 150 metrekare bir daireye aylık 4 bin Euro karşılığında bir kirayla sahip olunabiliyormuş. Fakat konum açısından Moskova’nın en iyi bölgesi diye de eklemeyi unutmadı. Hem yanında göl olması, hem yeşillik bir bölge olması hem de Moskova İş Alanı Bölgesi’ne çok yakın olmasından dolayı bayağı elde tutulan bir bölgeymiş. Metroya ana sokaktan ayrılıp ara sokaklardan ilerlerken daha küçük boyutlardaki çok katlı binaların olduğu konut bölgesinin sakinliği hemen insanın gözüne çarpıyor. Moskova’da karşılaştığım en sakin ve huzur dolu mahalleydi sanırım Kutuzovsky’nin ara sokakları.

Kutuzovsky Bölgesi

Ardından sonraki Kız Kardeş için metroya gireceğim ve mutlaka görmek istediğim Kiyevskaya Tren İstasyonu’na gittim. Bu istasyonu özel kılan şey ise 1918 de Ivan Rerberg ve Vladimir Shukhov tarafından tasarlandıktan sonra, 1934′ te Dmitry Chechyulin’in tasarladığı üzerine gelen kubik metro binası. Bu iki farklı dildeki yapının beraber olma çabası iki dönem için de çok güzel ipuçları veriyor. Garın kiriş sistemi ise çok etkileyici. 1918’e kafa olarak geri gidip düşününce teknoloji diye size bağırıyor resmen.

Şu an Dışişleri Bakanlığı olarak kullanılan bir diğer kız kardeş ise konut olarak kullanılandan çok daha farklı. Yine küçülmeler, teraslanmalar, avlular mevcut olsa da artık kabartmalar daha da sertleşmiş, binanın yanında 2 tane simsiyah obelisk gardiyan gibi bekler olmuş. Ana giriş kapısındaki kabartmalar ise Sovyet armalarıyla dolmuş taşmış. Her yerden kızıl yıldız fışkırıyor.

Son kız kardeşe giderken yolumun üstünde bulunan, öncesinde kapısından döndüğüm Moskova Mezarlığı’na gitmemek olmazdı. Oraya kadar gidip Nazım Hikmet’in mezarını görmemek hiç olmazdı. Sanırım en çok çiçek bulunan mezardı. Sahip çıkanlara da sonsuz teşekkür.Genel olarak mezar taşları inanılmaz detaylıdan, sade ama vurgulayıcılığa kadar inen geniş bir yelpazedeydi. Şahıs olarak da Anton Çehov, Nikolay Gogol, Mihail Gorbaçov gibi çok ünlü isimler, Nobel almış isimlerin bulunduğu mezarlık da kültürel olarak ister istemez çekinik biri olmaya başlıyorsunuz. Bunu bilerek gittiğim için bu baskıyı hep hissetsem de tüm isimler Rusça olduğu ve tek tek mezarları bulmaya uğraşmadığım için o kadar da kendimi küçük hissetmemiştim en başta. Sonra gezerken kendime dedim ki “la ne yaparsan yap, dünyaya ne bırakmış olursan bırak gireceğin yer toprağın 1 metre altı”. Sonra daha da küçük hissettim. Çok şükür bugün de kendimizi ezdirdik.

En etkileyici olan mezar da buydu sanırım.

Normalde 9 tane olan kız kardeşlerin 7’si inşa edilebilmiş. Biraz da mesafelerinin arası uzak olduğu için hepsini 1 günde gezmeye pek imkan olmuyor. Bana daha uzun bir burs lazımdı sanırım. Neyse gidebileceğim en yakın son kız kardeş ise Moskova Eyalet Üniversitesi’nin ana binasıydı. Konut olan kız kardeşle benzer biçimde nispeten daha sade, mekansal olarak daha çeşitliydi. Etrafında gezerken farkettim, neredeyse her yönden benzer bir şekilde gözükmesi de ayrı ilgi çekiciydi.

Bu gökdelenlerle ilgili ekleyebileceğim son bilgi ise hostelde tanıştığım Rus bir mimar arkadaştan geldi. Kutuzovsky Caddesi’ni gezerken çekilen fotoğraflarda fark edilen Moskova İş Alanı da yüksek katlı yapılara sahip. Fakat Moskova gibi çok fazla rüzgar olan bir mevkide bu alanının master planı ve binaların tasarımı yeterince düşünülmemiş olacak ki zaten hızlı olan rüzgar bu bölgede daha da hızlanır olmuş. Stalin’in gökdelenleri gibi taraçalanarak inmeyen bu gökdelenler dikeydeki düzlükleri sebebiyle cadde seviyesinde daha da çok rüzgara sebebiyet veriyorlarmış. Buna rağmen Stalin’in gökdelenleri hem büyük, ferah avluları, hem peyzajıyla bunu neredeyse hissedilmeyen bir düzeye indirip insanlara daha konforlu bir yaşam sunuyormuş. Kız kardeşin birinde kalan ve konuştuğum diğer kişi de benzer bir şekilde bunca yıllık binalarda dışarı çöp çıkarma dışında hiç bir probleme rastlamadıklarını belirtmişti. 1 kere yap ömürlük kullan valla oh.

Vagabonda Hostel’in manzarası

Her ne kadar yürüdüğüm yerlerde bir çok şeyle karşılaşsam ve farklı farklı yerlere girip çıkma imkanı bulsam da tüm bu ara alanları yürüyerek geçmek beni fazlasıyla yordu. Sanırım çayımı içip marketten aldığım enteresan şeyleri yiyip hemen yatacağım. Yordun beni Stalin.

4. Günün Ardından

Sanırım artık alışmaya başlıyorum.

4. günde artık biraz daha adımlarım hızlanır, nereye gideceğimi, metroyu nasıl kullanacağımı daha rahat çözer oldum. Hatta inanmazsınız 4 hattın birleştiği yeraltı noktasında 15 dakikada yolumu bulmayı başarabildim. Oran olarak bakınca en iyi sürem sanırım.

Bugün genelde anlamda Stalin öncesi ve 20. yy başındaki sanat akımlarının ve Ekim Devrimi’nin etkilerinin ürünü olan konstrüktivist akımın en somut ve başarılı örneklerini incelemeye çalıştım. Amacım binalara uğrayıp biraz daha sitelerden alamayacağım bilgileri almaya çalışmaktı. Izvestia Gazete Binası bu anlamda çok önemli olsa da ne yazık ki tamamen kapalı olduğu için hiç bir yerden bir bilgi alamadım. Yanındaki binada çalışanlardan da öğrendiğim kadarıyla bina renovasyondan sonra bir daha kullanıma girmemiş. Ben de onun yerine biraz daha cephesinden öğrenebileceğim çizgileri öğrenmeye çalıştım.

Ardından bir diğer avangard örnek olan Narkomfin Evi’ni ziyarete gittim. Normalde tur düzenlenen binaya tur haricinde girmek yasaktı fakat şükürler olsun ki şansıma denk geldiğim iki ingilizce öğretmenini çok uzaktan geldiğime ve benim için çok önemli olduğuna ikna edip kendimi binada küçük bir tura çıkarttırabildim. Dairelere giremediğim için ayrıca üzgün olmakla beraber en azından çatıya çıkabilmek sevindiriciydi. Çatıda ise böylesine komünal bir yaşam hedefleyen bir binanın Stalin’in yedi kız kardeşinden ikisinin manzara karşısında ezilmesi ise biraz trajikti. Bina dışarıdan inanılmaz bakımsız fakat hala içeride yaşam var. Hatta bayağı aktif bir yaşam. Cinnah 19 gibi bu bina da geçmişine önem veren insanlar tarafından ofisler, stüdyolar ve dairelerle aktifçe kullanılıp çürümeye bırakılmamaya çalışılıyor. Anladığım kadarıyla da çok bakımlı daireler varmış. Kiralar da normale göre oldukça uygunmuş. Eskiz yaparken yanıma gelen bir restoran çalışanından öğrendiğim kadarıyla 4000-5000 ruble civarında kiralar mevcutmuş ki bu neredeyse 300 lira civarında bir paraya denk geliyor. Moskova’nın göbeğinde bu kadar iyi fiyatlı bir evi İstanbul’la karşılaştırmaya çalışmak gibi komik geliyor.

Narkomfin’den ayrıldıktan sonra ise Strelka Enstitüsü’ne doğru yola çıktım. Ne yazık ki metrodan indikten sonra 10 dakika içinde varmam gereken bölgeye, yakınlardaki Kurtarıcı İsa Katedrali’ndeki bir ayin yüzünden (kutsal sayılan birinin kemikleri halk tarafından öpülecekmiş, :s,) bir buçuk saatte ve yolda yakalandığım ıslak varmak planlarımı biraz değiştirdi. Strelka’ya vardıktan sonra bir kaç kişiyle sohbet edip kuruluşun amaçlarını ve programlarını öğrenmeye çalıştığım. Aslında her ülkede olması gereken bir şekilde bağımsız, kar amacı gütmeyen bir eğitim kuruluşu olarak çalışıyor Strelka. Kentsel tasarım alanında 5 aylık atölyeleri ve 2 yıllık master programları var. Amaçlarıysa her anlamda katılımcılarına farklı düşünmeyi öğretmek. Şehir ve bina tasarlamanın sadece onu fiziksel olarak inşa etmekten geçmediğini ve düşünsel altyapısını disiplinlerarası atölyelerle insanlara öğretmeye çalışıyorlar. Orada tanıştığım Nicolay isimli bir çalıştırıcı ise bir süre ülkesinde mimarlıktan yaptıktan sonra buraya öğrenci olarak gelip nasıl çalıştırıcı olarak kaldığını ve fırsatları anlattı. Şu anda NIKE ve bir kaç banka için nasıl mekansal tasarımlar yaptığından ve kentsel anlamda nasıl teknolojiyi kullanarak müdahaleler yapmaya çalıştıklarından bahsetti. Tamamen esnek bir çalışma anlayışıyla farklı disiplinleri nasıl birbirine entegre etmeye çalıştıklarına dair küçük bir konuşma geçirdik. Araştırmanızı mutlaka ama mutlaka öneriyorum. Benzer programlar insanların hayatlarında çok büyük dönüşümler yaşamalarına yardımcı olabilir. Bu arada programı bir çok ünlü mimar hem finanse ediyor hem de eğitime katkı sağlıyorlar. Kurulmasında parmağı olanlardan Rem Koolhas ise önümüzdeki ay master programının ve kısa dönem programın ürünlerinin sergi ve sunumuna geliyormuş.
http://www.strelka.com/en (siteyi ve programları incelemenizi şiddetle öneriyorum. eski çalışmalara da ulaşabiliyorsunuz)

Normalde ıslak ve yorgun olduğum için son durağımı iptal edip hostele dönerken, yol üstünde Schusev Şehir Müzesi ile karşılaştım ve kendimi içeri girmekten alıkoyamadım (yürüyerek gezmenin faydaları). Müzede ise EMBT’nin Kentsel Yenilenme üzerine açtığı bir sergide bir çok güzel ürünle karşılaştım. Aslında son ürünlerden çok, oraya ulaşma aşamaları, yapılan analizler, modeller, farklı çalışma yöntemleri, deneme-yanılmalar, şehir maketleri beni asıl etkileyen şeyler oldu. Bu kadar profesyonel bir ofisin, bu kadar başarılı ürünleri stüdyolarımızda çalıştığımız yöntemlerden çok da farklı yapmıyor oluşu bu keşfetme evresine olan güvenimi biraz arttırdı. Tabi ki kalite çok daha yüksekti ama bu hiç bir zaman oraya gelemeyeceğimiz anlamına gelmiyor tabi ki. Kağıt üstünde oldu bittiye getirmeden projeye değerini çok değerli.

Müzeyi terkettikten sonra ise hızlı adımlarla hostele gelip ıslak çorapları ranzanın demirlerine asıp dergiyi kurcalamaya başladım. Bence güzel bir yemeği hakettim.